Ayfer Tunç, Suzan Defter’de iki farklı anlatıcıyı –Suzan ve Selçuk– aynı hikâye etrafında buluşturuyor. Bir yanda hayatın kıyısında kalmış, içe kapanık, kırılgan bir kadın; diğer yanda duygularını bastırarak yaşamayı seçmiş, yalnız bir adam. İki ayrı defterden okuduğumuz bu hikâye, aynı olayların iki farklı pencereden nasıl bambaşka göründüğünü gösteriyor.
Tunç, güçlü gözlem gücü ve yalın diliyle insan ruhunun sessiz yaralarını incelikle işliyor. Kısa ama yoğun bu metin, yalnızlığın, kaçırılmış fırsatların ve söylenmeyenlerin ağırlığını okurun yüreğine sessizce bırakıyor.
Kitapta beni en çok etkileyen satırlar ise şunlardı:
“Bir kadının gittiği, evden belli olur. Kadın giderken düzeni götürür bir kere. Yaşayan ev sarsılır. Ev dediğiniz şey küçük büyük elementlerden oluşur. Kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. Erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. Kadın gidince evin dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. Küçük şeylerin izi silinir. Eşyanın dili tutulur, ev sağırlaşır."