Kader denen şey, “ilahi karmaşa”da bir matematikti ve insanoğlunun en büyük hatası da onu sadece neticeler yaratan bir şey olarak görmesiydi. Oysa insanın yaptıkları kadar yapmadıklarını da, seçtikleri kadar seçmediklerini de, oldukları kadar olamadıklarını da içine alıyordu kader. O, zaman boyunca uzanan, yani geçmişten gelip dört nala geleceğe doğru ilerleyen düz bir çizgi değildi. Kader bir döngüydü. İçinde neticeler barındırdığı kadar, görülmemiş, gizli kalmış sebepler de barındırıyordu. Bitişlerle olduğu kadar başlangıçlarla da doluydu. Tek mesele kaderi okumakta, okuyabilmekteydi. Aşçıbaşının ve yeryüzünde daha bir çok insanın yaptığı gibi kaderin sadece tek bir kısmına bakıp kalmak, insanın kendisinin bir girdaba hapsetmesiiydi sadece. Oysa önemli olan döngünün bütününe bakabilmek, zamanlar, mekanlar, insanlar ve olaylar arasında kendi bıraktığı izleri sürebilmekti. Bunu yapabilmek, bu ilahi matematiğin içine gizlenmiş denklemleri belirgin kılıyor, elinizden alınanlar kadar önünüze sunulanları da görebilmenizi sağlıyordu.
bütün mümkünlerin kıyısındayız. Hayat her türlü Bitişin bir araya gelmesinden oluşan bir akıştır, bir şey biter, bir şey başlar, böyledir bu.
…
Kapıya yürürken duygular su gibiymiş diye düşündüm, ne kadar kuvvetli olursa olsun zamanla buharlaşıyormuş. Belki de düşünmemişimdir, bunu da şimdi düşünüyorumdur.
İnsanın, sürekli kendini kandırması gereken bir varlık olması çok acı. İnsan saf gerçekle yaşayamıyor; Çarpıtması, değiştirmesi, kendinin ya da başkalarının başka türlü olduğuna kendinin inandırması gerekiyor.
Aşkın kendi varligindan gelen, iyileştirici bir gücü vardır ve kıyaslanacak olursa, aşkla geçen zamanın özgül ağırlığı, saatlerin gösterdiği zamankinden kat kat fazladır.
Aşk zamanın yoğunluğunu arttırmaya muktedir olan tek kimyadır.