Ah, o soğuk, buz gibi, sert, korkunç Ölüm, kur hükümdarlığını burada, hâkimiyetindeki tüm dehşetlerle sar etrafı, burası senin tahtındır! Ancak sevilen, sayılan ve onurlandırılan birinin saçının tek teline bile dokunamaz, çehresine el süremezsin. El bırakıldığında olanca ağırlığıyla düşmüş, kalbi ve nabzı artık atmıyormuş ne gam, o el eskiden açık ve cömertti, o kalp içten ve sıcaktı, o nabız insanca attı ya, odur önemli olan. Vur, gölge! Vur ki yaşarken yapılan iyilikler açılan yaralardan aksın, dünyaya ölümsüzlük saçsın!
Dünyada hastalık ve üzüntü bulaşıcı olsa da hiçbir şeyin kahkaha ve neşe kadar çok sirayet etmemesinin oldukça adil, hakkaniyetli ve asil bir düzenleme olduğunu söyleyebilirim.
Kimin yaşayıp kimin öleceğine sen mi karar vereceksin? Yüce gücün karşısında belki sen şu fakir adamın çocuğu gibi milyonlarcasından çok daha değersizsin, belki yaşamayı onlardan daha az hak ediyorsun. Yaprağın üstündeki böcek, toz toprağın içinde debelenen aç kardeşlerinden yakınıyor, yüce Tanrım!
"Ben değişmedim. Kalplerimiz birken mutluyduk, şimdi iki farklı insanken mutsuzuz. Bunu ne sıklıkla, nasıl ciddiyetle düşündüğümü söylemesem de olur. Düşünmüş olmam yeter, bu yüzden seni azat ediyorum."
"Azat edilmeyı istedim mi hiç?"
"Kelimelerinle hayır, asla."
"Neyle peki?"
"Farklı bir kişilikle, değişik bir ruhla, farklı yaşam tarzınla, başka bir umudun peşinde oluşunla. Sana olan sevgimi tartıp ona değer ya da paha biçen her şeyle. Yaşadıklarımız olmasa," dedi kız yumuşak ama kendinden emin bir tavırla, "peşime düşer, kalbimi kazanmaya çalışır mıydın yine de? Hiç sanmıyorum."