Beni doğuran, benden bir şeyler isteyen inanca, hayatımın tek ve en önemli amacının, daha iyi olmak olduğu, buna göre yaşamam gerektiği kanısına geri döndüm. Bu iradenin ifadesini benden uzun bir süredir saklanan, tüm insanlığın elde etmek için uğraştığı bir şeyde bulacağı inancına, kısaca, Tanrı inancına, ahlaki mükemmeliyete, hayata anlam katan bir geleneğe geri döndüm. Tek fark bu durumu önceden bilinçsiz olarak kabul etmiş olmamdı, şimdi ise bu gerçek olmadan yaşayamayacağımı biliyordum.
Kendimi yuvasından düşmüş tüysüz bir kuş gibi hissediyordum ve bu gerçek olamazdı. Çimlerin üzerine yuvasından düşmüş kuş gibi uzanıyorsam, annem beni dünyaya getirdiği, beni sıcak tuttuğu, beslediği, sevdiği içindi. Fakat annem şimdi neredeydi? Eğer kovulduysam, beni kim kovmuştu? Birinin beni sevip, doğurduğunu hissediyordum. Bu kimdi? Tekrar, bu Yaratıcı’ydı. “Arayışımı, umutsuzluğumu, mücadelemi görüyor.” diyordum kendi kendime. “O var.” Bunu kabul ettiğim an, hayat içimde büyümeye başlıyordu.
Öyleyse insanlar ne yapmalı? Hayatını tam da hayvanların yaptığı gibi kazanmalı, tek bir farkla: Tek başına değil. İnsan hayatını sadece kendisi için değil herkes için yaşamalıdır. Bunu yapan bir insanın mutlu olduğuna, makul bir hayat sürdüğüne ikna olurum.