Yeni düzen yok, çıkış yok, anlam yok. Sadece frapuccino eşliğinde çırpınma var. Karamel şurubuna bulanmış kaktüs biçimli kupada ikram edilen Nihilizm çağı. Bu kadarını Nietzsche bile öngörememişti.
Tükettiğimiz ürünler çeşitlendikçe birbirimizle bağımızı da kaybediyoruz. Eskiden herkes neredeyse aynı filmi hemen hemen aynı zamanda izlerdi. Herkes neredeyse aynı şeyi yerdi. İki kişilik ailede bile kültürel yabancılık var. Oturup birlikte konuşacak konumuz, seçeneklerimizi tarzımıza göre çeşitlendirdikçe azalıyor ve bu da insanın daha da yalnız hissetmesine yol açıyor.
Ben bunu istemiyorum demenin çevremizce tuhaf algılandığı durumlara kendimizi zorla uyumlamaya çalışmak da içsel olarak kaygıya yol açıyor. İstemeden, sırf toplum laf etmesin diye okunan okullar, başlatılan ilişki ve evlilikler, doğurulan çocuklar, seçilen meslekler, hatta yemek ve kıyafet tercihleri gibi basit şeyler bile kaygı doğurabiliyor.
Türkiye'de insan, diğerlerinin iddia ettiği kadar aşağılık biri olmadığını çok geç anlıyor, kendini beğenmeyi, takdir etmeyi, bunun bir suç falan olmadığını, diğerleriyle uyumu kaybetmemek için kendi becerilerini bastırmasının aslında herkes adına bir kayıp olduğunu uzun yıllar içinde keşfediyor.