bu kitabın incelemesine sevgili yazar “mary shelley”i anarak başlamak istiyorum. kendisi belki de dünyadaki ilk bilim kurgu kitabını daha 18 yaşındayken yazmaya başladı. mary shelley feminist bir mit değil gerçek bir feministti. (parantez açmak istiyorum annesi modern feminizmin kurucularındandı.) çağının ötesindeki inanılmaz hayalgücü, edebi dehası, vizyonu ve başlı başına bir roman olan garip hayat hikayesiyle favori yazarlarımdan bir tanesi belkide birincisi. keşke kendisi ile yollarımız bu kadar geç kesişmeseydi.
kitaba dönecek olursam frankenstein kitabının bu denli sevgiye olan çaresiz arzusunun ana temeli mary shelley’nin annesinin mary’yi doğururken ölmesinden kaynaklanıyor diye tahmin ediyorum. evet mary annesinden çok güzel bir miras aldı ancak içinde hiç geçmeyen bir duygusal boşluk vardı.
bu sevgi açlığını da frankenstein canavarıyla bizlere aktardı.
benim birtanecik yaratığım.. kitabı okurken ona sarılmak istedim, onda kendimden çok şey buldum. yeri geldi ona çok öfkelendim, başka türlü olabilirdi her şey diye haykırmak istedim ona. kitabın sonunda bu yaratık ruhumdan bir parçayı da kendisiyle beraber götürdü.
victor bu yaratığı yaratırken sanki ona sormuş muydu bu ızdırap dolu hayatı yaşamak istiyor mu diye?
peki ya tanrı, tanrı bize sormuş muydu bizi yaratıp sonra yapayalnız bırakırken..
her şeyi derinden sorgulatan yer yer bana çok ağır gelen bir kitap oldu.
yaratığın kimsesizliğini, çaresizce sevgi arayışını, öfkesini, dışlanmışlığını kalbimin en derinlerinde hissettim.
sonsuza kadar kalbimde ona ait bir yer olacak.
benim için unutulmaz bir okuma deneyimiydi, herkese tavsiye ederim.