“Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah.”
Uzun zamandır listemde olan Ö. Hayyam - Rubailer, A. Maalouf - Semerkant ve W. Bartol - Fedailerin Kalesi Alamut üçlemesini tamamlamış bulunuyorum. Ne üçlemesi demeyin, tam da bu sıralamayla okunursa üçleme oluyorlar... (:
Sanki önce Alamut’u sonra Semerkant’ı okusam, bilgilerin teyidi açısından daha iyi olabilirdi ama Alamut’un akıcılığından sonra Semerkant sıkıcı gelebilirdi. Doğru sıralamada okuduğumu düşünüyorum.
Akıcılık dedik oradan başalayalım, kitabımız okuyucuyu sıkmayan, akıcı bir kitap efendim... ama öyle böyle değil. Zaten kitap kurdu arkadaşlar bir gecede okuduklarını yazmışlar ki, hakikaten bir gecede okunabilecek kadar sürükleyici.
Ben okuyacağım kitapları derinlemesine araştırmayı sevmiyorum, hatta bazıları için sadece burada aldığı puana bakıyorum. Alamut için de sağdan soldan duyduklarım neticesinde, kurgu bir roman yani bir hikaye okumayı bekliyordum fakat geldiğim noktada elimde bir felsefe kitabı olduğunu ve bu felsefeye en uygun davranışları sergileyen kişi Hasan Sabbah olduğu için, bu felsefenin anlatımında Alamut hikayesi kullanıldığını düşünüyorum. Öyle ki Semerkant, acem güzellemeli bir tarihi kurgu kitabı fakat Alamut başka bir klansman. Konu bir kere Alamut değil, insan doğası... Zaten Alamut’la ilgili oluşturulan kurgu da çoğunlukla dedikodulara dayanmakta. Hikaye güzel ama gerçek ile ne kadar örtüştüğü tartışılır. Yani asıl mevzu Hasan Sabbah’ın hayata bakışını oluşturan ve müritlerini ona inanmaya iten insan doğası...
Yazarımız oluşturduğu nihilist Hassan Sabbah karakterine, fedailer ilk cinayetlerini işleyene kadar sempatiyle bakmamızı, sonra bu karakterin kötülüğünü anlamamızı istemiş ve bence başarmış da. Hasan Sabbah’ın büyük dailerine sahte cenneti anlattığı bölümlerde, Platon’un Sokratesi