Bazı şeylerin hep dünden daha farklı, daha anlaşılır, daha insanî, daha masum, daha insaflı, daha kolay olabileceğine dair bitimsiz arzular taşıyoruz yüzümüzün bir yanında.
Sana anlatacak çok bir şey bulamadım, uç uca dizdiğinde bir hayat oluşturan ufak tefek şeyler sadece, ama umut yok değil. Heyecanlanacak bir şey yok, hepsi bu.
Sonra omuzlarım düşmüş, acılar içinde haykıra haykıra dolaşmaya başladım. Yüzlerce yıl dolaştım sanki. Bütün oyunlara, bütün sahnelere girdim çıktım. Bütün mektuplardan geçtim, bütün namlularda gezindim. Dün değil, bu sabahtı sanki. O kadar dolaştım ki, yüzyıl geçti gibi geldi bana. Çöllerde geziyormuş gibi oldum. Birkaç tarihte, birkaç takvimde birden yaşadım. Ama içimde hep o ıssızlık. Penceremin önünde dururkenki ıssızlık. Vitrinlere baktım, arka sokaklara, ucuz otellere, aşevlerine, çiçekçi dükkanlarına, yaşadığım dünyalara gittim, yaşadığım ilişkilere gittim, yaşadığım insanlardan geldim, birlikteliklerimden geldim. Hepsinden geldim, her şeyden geldim, herkesten geldim. Şimdi burada dün sabahı, evvelsi sabahı, daha önceki sabahı, ondan da önceki sabahı, tek tek bütün sabahları anımsamanın kime ne yararı var? Hiçbir sabah beni dünyaya alıştıramadı ki...
Sonunda ne bulacağını sanıyorsun? Belki bir ceza vardır veya bir ödül. Belki acı vardır, acıdan başka da bir şey yoktur, gözlerimi kör eden dağlayıcı, beyaz bir acı. Fark etmez. Yaşam harika ama yaşamak dayanılmaz. Varoluşu kısmak isterdim. Yüzyıl boyunca tek, taklidi imkansız, uzun bir söz telaffuz etmek isterdim ve bu sözün gerçek vasiyetim olmasını.