Hepimizin ya da bazılarımızın, kendini bu dünyaya yabancı hissettiği zamanlar olmuştur. Sanki buralara ait değiliz. Yaban diyarlardayız, sürgün edilmişiz sanki. Çoğu şeyi yapmak içimizden gelmiyor ama yapmak zorundayız. Kendimizi inandırmalıyız bu dünyaya ait olduğumuza. Yoksa nasıl yaşarız?
Birbirimize bakar, birbirimizi taklit ederiz. Mesela neden sevgimizi öperek göstermek zorundayız? Başka bir şekilde olamaz mıydı? Ya da nefret ve sinir anında neden karşımızdakine vurma gereği hissederiz? Çünkü böyle öğrettiler değil mi? Sevmeyi, nefret etmeyi bize öğrettiler.
Kitabın başkahramanı olan Smith mesela, arasında bağ olan kişiyle su paylaşıyor. Artık birbirlerinin su kardeşi oluyorlar. Aralarında artık tarif edilemez bir bağ oluyor. Su kardeşinin kalbinden geçen bir gramcık huzursuzluğu bile hissedebiliyor ve onu her şeye rağmen koruyor.
Smith; insan dışılar tarafından yetiştirilmiş ve sonra da kendisine tamamen yabancı bir topluma sokulmuş biri. İnsanlar ondan kendileri gibi bir insan olmasını beklerken, toplum onu bir kaba sokmaya hazırlanırken, hükümet, bürokrasi, yasalar onu sömürmek için kollarını sıvamışken o kimsenin beklemediği bir şey yapıyor. İnsanlara sevmeyi, groklamayı, su paylaşmayı öğretiyor.
Dünya bizi insan dışı bir varlığa dönüştürüyor. Marstan gelen adam ise hepimizden daha "insan" kalabilmiş biri. Ondan öğreneceğimiz çok şey var. Onu gerçekten tanımanız gerekiyor. Herkese Smith ile tanışmayı öneriyorum. O, bizim en saf halimiz. Kimsenin dokunamadığı, bir kaba girmemiş bir canlı. O, bizim anne karnındaki halimiz.
Not: Bu kitap hakkında daha bir çok şey yazabilirdim, yazıcaktım da ama galiba yorgunum. Gücüm bu kadarına yetti. Yazmak yorucu bir iş ve ben üşengeç biriyim.