Bütün ömrünü bana vermişti. Fakat bu hediye bana fazla geliyordu. İlk önce bu ömür tüy gibi hafif adımlarla hayatımda gezinmişti. Sonra gittikce ağırlaşmış, gittikce ezici olmuştu. Simdi ise bana nefes alacak delik bırakmıyordu. Nefse karşı işlenmiş büyük bir günah gibi üzerime çökmüştü. Şurası muhakkak ki Afife hiçbir zaman kendini anlamadı. O otuz beş yaşın kutbunda bir genç kız, hatta kelebek hafifliğiyle yaşamak istedi. Beni rahat bıraksaydı belki de hakkı olan fakat bence imkansız şeyleri istemeseydi, her hareketimi dayak yemiş köpek bakışlarıyla takip etmeseydi mütemadiyen konuşmasa, şikayet etmeseydi ve konuşulacak
yerde susmasa idi hülasa içime her hareketimden hesap vermeye
mecbur olduğum bir azap , bir emirler silsilesi gibi yerleşmeseydi.
Çehresini vicdan azaplarımın aynası yapmasaydı belki de onunla
ayrılmayı ciddiyetle düsünmezdim. Afife cennetin anahtarlarını halikaten ellerinde tutan nadir insanlardandır. Onunla birkaç sene bir arada oturup da cennetlik olmamak imkansızdır
İhsan'’ı sevmediğimi sanma! O büyük adamdır Mümtaz. Hem cok büyük adam.
Yalniz bir tek kabahati var; kitap gibi konuşuyor. Hatta kitap gibi
düşünüyor, ne dehşetli sey degil mi? Kitap gibi düşünmek! Yani
tecrit ve tasnif ederek, varılacak yeri bilerek... Ben bir labirentte
dolaşır gibi konuşurum. Sen bir saat rakkası gibi iki haddin
arasinda gidersin. O ise daima terkibin pesinde. Düşüncesinin
Işığında ve düşüncesinin yolunda muayyen hedefe dogru yürür
gibi konuşur.