Okurken fark ediyorsun ki mesele aslında "görmemek" değil, görmemeyi tercih etmek. Elektrikler kesilmiş gibi bir dünyada, insanların içindeki karanlığın jeneratör gibi devreye girmesi. Biri ekmek bulunca kral kesiliyor, biri vicdanını kaybedince ortalık mad max’e dönüyor. Medeniyet dediğimiz şeyin üstünde incecik bir vernik tabakası olduğunu anlıyorsun; kazıyınca altından bildiğin ilkel insan çıkıyor.
Kitabın en acayip tarafı da şu: karakterlerin adı yok. doktor, doktorun karısı, ilk kör olan adam, siyah gözlüklü kız… sanki yazar bilinçli olarak "bu herkes olabilir" demiş. okurken bir noktada şunu düşünüyorsun: " ben o şehirde olsam ne yapardım?" ve bu sorunun cevabı pek de kahramanca gelmiyor.
Kısacası körlük, post-apokaliptik bir hikâye gibi başlayıp insan doğası hakkında tatsız ama dürüst bir rapora dönüşüyor. Bitirdiğinde dünyanın aynı dünya olduğunu fark ediyorsun ama metroda, sokakta, markette insanlara bakışın biraz değişiyor.
Çünkü kitap bittikten sonra insan ister istemez şunu düşünüyor:
biz gerçekten görüyor muyuz, yoksa sadece etrafa bakıyor muyuz?