Hiç kimsenin kendisi olamayacağını
bir daha hiç unutulmayacak kesin bir bilgi gibi
öğrenmiştim artık: Bir otobüs durağında kuyruk olmuş kalabalık
içinde kendi dertlerine gömülmüş olarak gördüğüm
ihtiyarın, hala yıllar önce yerinde olmak istediği bazı 'gerçek'
kişilerin hayaletlerini içinde canlı tuttuğunu bilirdim. Bir kış
sabahı parka çocuğunu güneşlendirmeye çıkarmış o güçlü
sağlıklı ananın, çocuğunu parka çıkaran bir başka ananın
suretinin kurbanı olduğunu bilirdim. Sinemalardan dalgın
dalgın çıkan kederlilerin, kalabalık caddelerde, gürültülü
kahvehanelerde kıpır kıpır kıpırdanan mutsuzların, yerine
geçmek istedikleri asıllarının hayaletleriyle sabah akşam huzursuz
edildiklerini bilirdim.
Uzun bir günün, hatta akşamın ardından insanın
yalnız başına kalıp, kendi koltuğuna oturup kendisi olabilmesi,
yıllar süren uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra
yolcunun kendi evine dönmesine benziyor…
Olaysız geçen hayatında tek sarsıntı, Mareel Proust'un geçmiş
zamanın peşine düştüğü o okumakla bitmeyecek kitabını
ömrünün sonuna doğru okumaya başlamasıymış.
Yaşlı gazeteci, kitabı o kadar çok sevmiş ki, bir süre önüne
gelen herkese ondan söz etmiş, ama değil kendisi gibi ne
emekler vererek o ciltleri Fransızca okuyup sevecek birini
bulmak, heyecanını bile paylaşacak kimseye bile rastlayamamış.
Bunun üzerine içine kapanmış ve kimbilir kaç kere
okuduğu cilderdeki hikayeleri, sahneleri bir bir kendine anlatmaya
başlamış.