“ Bazı aşklar, giderken yanlarında güzel sözleri de götürüyordu. Yerlerine acı, yas, unutamamak kalıyordu yalnızca.”
“ Eski sevgililer bazen kalbimizin en dar, en ince kılcal damarlarından sızar; yılların tuzuyla birleşen gözyaşı kanallarına, içimizde bıraktıkları o boşluğa yerleşirlerdi. Adına özlemek denilen, unutturmayan o ıslaklık. Ne kadar istersek isteyelim çekip gitmezdi. “
Bazı kitaplar vardır biz okurları alır oradan oraya sürükler. #onusevdiğimzamanlar kitabında olduğu gibi. Kitabı okurken merak duygusu ile kitabın biteceğini bilmek arasında epey bocaladım. Yazar #kemalvarol öyle bir atmosfer içinde bizleri kitaba bağlamayı başarmış ki; duygular coştukça coştu. İlk etapta konu itibari ile bir aşk hikâyesini okuyacağımı düşünürken, sayfalar ilerledikçe konunun göçmenlik meselesi ile harmanlanarak yaşanılan acımasızlığın, aidiyet duygusunun, şiddetin yanı sıra umudun filizlenmesini ele alıyor. İki farklı zamanda ilerleyen hikâye; biri 2019 Paris’inde, biri 1980’lerin Türkiye’sinde Arkanya’da. Hep deriz maalesef bazı kitapları anlatmaya kelimeler yetmez, kitabı alıp okuyarak sayfalarda kaybolmak, yaşanılan olaylar karşısında duygulara tanıklık etmek gerekir. Sayfalarda cümleler dans etmiş resmen. “ Ölüm gibi incecik bir saç telinin sallanarak kasaba sokaklarında kayboluşunu gördüm en son.” Nasıl dokunaklı bir cümle. Gel bu cümleyi düşünme şimdi. Yüreğiniz hiç susmasın #kemalvarol. Eserlerinizin kıymet bilen yüreklerde yer edinmesi dileğim ile..
“ Marill bardağını boşalttı. “Kötü bir çağdayız. Barış toplarla, bombardıman uçaklarıyla korunuyor. İnsanlık ise, toplama kamplarıyla, toptan öldürmelerle. Bütün değer ölçülerinin altüst edildiği bir zamanda yaşıyoruz Kern. Bugün saldırgana ‘barış koruyucusu’, kamçılanana ve kovalanana ise ‘dünya düzenini bozan’ deniyor. Üstelik bir sürü millet de buna inanıyor.”
“ Vatansızlık karanlığı içinde boşlukta yüzüyorlardı ve bu karanlığı aydınlatabilmek için yakabilecekleri tek şey hüzün dolu özlem mumuydu.”
İnsanları Sevmelisin, savaşın küllerinin soğumaya yüz tuttuğu günlerde geçer. Mültecilerin yangını ise sürmektedir. Sınırdan sınıra kovalanarak geçen bir hayatta, artık hiçbir yerde istenmemektedirler. II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’daki Nazi işgalinde olan ülkelerde mülteci veya kaçak olarak yaşayan insanların hikâyesi anlatılmaktadır kitabımızda. Ana karakterimiz Kern, yarı Yahudi olduğu için Almanya’dan kaçan bir tıp öğrencisidir. Kern ve yan karakterler ile sınırdan sınıra yolculuk içinde geçen yaşamlara tanık olurken diğer taraftan sevginin, dostluğun, fedakârlığın, aşkın gücü ile umudun var olduğunu görürüz. Vatanlarından sürülmek ve hiçbir yerde istenmemek ne kadar acı. Kalacak yerleri olmayan kuru ekmeğe muhtaç mülteciler birgün tekrar geri dönebilme umudu ile zamana karşı tüm güçleri ile çabalarlar. Oturma ve çalışma izinleri yoktur. Kaosun hüküm sürdüğü topraklarda yaşama tutunabilme adına verilen mücadele ile harmanlanmış bir hikâye. Günümüze bakarsak, sadece isimler ve şahıslar farklı yaşanılanlar yine aynı.