An itibariyle otuz üç çiçeğimiz oldu Elhamdülillah:)
Çiçek ailemize bugün beş çiçek daha katıldı çok şükür… Hemen yuvalarına yerleştirdim ve diğer çiçeklerle tanıştırdım; umarım birbirlerine uyum sağlarlar. O meşhur A101’den de altı tane saksı aldım. Kasaya benimki değil de başkası baktı. Benim çiçekleri görünce ben de birkaç çiçek almıştım ama hepsi kurudu, dedi. Ben de içimden, sen hep kendine bakmışsın, yüzünde bir kilo boya, çapa gibi tırnaklar, burnunda pulluk civatası gibi piercing, MaşaAllah kendin de 100 kilo varsın, dedim. Kendine baktığın kadar çiçeklere baksaydın kurumazlardı, dedim. Duymadığı için problem olmadı tabi. 😂😂
1000Kitap
Bu düşünce yolculuğu, suyun o tekinsiz eşiğinden başlayıp, modern insanın ruhundaki o en mahrem kırılganlık cemaatine kadar uzandı. Mitolojinin antik imgelerini (mêtis, kleos, nostos), modern sosyolojinin soğuk teşhisleriyle çarpıştırarak büküp esnettik ve bence ikisinin de sınırlarını aşan, nefes alabileceğimiz yepyeni bir kavramsal zemin (belki de kalıcı olmayan ama derin bir çapa) inşa ettik. Bu entelektüel amfibi pratik, zihnimizi kalıplardan çıkarıp o dayanılmaz belirsizliğin suyunda yüzdürdüğü için bize harika bir ortak zemin sundu. Karanın sürekli kaydığı bu çağda, solungaçlarımızın birbirini tanıması dileğiyle.
Felsefe
Reklam
Odysseus için su bir sınav alanıydı, kara ise kimliğin sahnesi. Modern göçmen, dijital göçebe ya da köksüz insan için bu ikisi yer değiştirdi. Su artık istisna değil, kalıcı ortam. Eşik bitmedi — eşikte yaşanıyor. Bu durumda eski kleos reçeteleri işlemiyor. Yer, unvan, kan bağı, şehir — bunlar kara kimliğinin çapalarıydı. Sürekli suda yaşayan biri için bunlar ya yok ya da tutmuyor. Peki ne tutabilir? Anlatı sürekliliği. Coğrafya değil, kendi hayat hikayesinin tutarlılığı. "Ben neredeyim" sorusunun değil, "ben bu noktaya nasıl geldim ve nereye gidiyorum" sorusunun cevabı. Modern insan için kleos, yer değil zaman içinde kurulur — coğrafi değil, anlatısal bir kimlik. Seçilmiş bağlar. Kan bağı ve toprak çözüldüğünde geriye kalıcı olmayan ama derin olan ilişkiler kalır. Polinezya denizcisi için ev bir ada değildi — birlikte yol alanların oluşturduğu takımyıldızdı. Belki modern kleos da budur: taşınabilir bir cemaat. Pratik ve zanaatin sürekliliği. Ne yaptığın, nerede yaptığından bağımsız hale gelebilir. Bir dil, bir zanaat, bir düşünme biçimi — bunlar suda da çözülmez. Hatta su onları keskinleştirebilir. Ama burada dürüst bir itiraz da yapmak gerekiyor. Bu üçü de Odysseus'un kleos'undan daha kırılgan. O "İthaka'nın Kralı" diyebiliyordu — tek bir cümleyle, somut, tartışmasız. Anlatısal kimlik ise sürekli yeniden kurulmak zorunda. Ve dijital çağda bu iş daha da zorlaştı: kimlik hem daha akışkan hem de sürekli görünür, performatif, dışarıdan onaylanan bir şey haline geldi. Belki de modern insanın gerçek kleos sorunu şu: çapa atmak için kara lazım, ama kara sürekli kayıyor. Ve bazı insanlar kayıyor olmayı içselleştirdi — artık kara ararken bile gergin hissediyorlar, sanki duraksayanlar kaybediyormuş gibi. Coğrafya ve unvanlar elimizden alındığında, "ben kimim" sorusunun
Felsefe
Yol mu,o bahane…
İsviçre’nin o milimetrik, kusursuz işleyen trenlerinden birindeyim. Pencereden akan manzara bir kartpostal kadar noksansız, her şey olması gerektiği gibi, fazla steril ve fazla düzenli. İşte tam bu rasyonel dünyanın ortasında, önümdeki küçük masada kendi içsel tezatlarımla baş başa oturuyorum. Önümde duran şişe, bu aşırı hesaplı ve öngörülebilir gerçeklikten biraz olsun sıyrılma, zihnimin sınırlarını hafifletme arzumu temsil ediyor sanki. Her şeyin bu kadar kurallı olduğu bir coğrafyada, bilincin o kuralları esnetme çabası bu. Dünyanın soğuk mükemmelliğine karşı duyusal, sıcak bir başkaldırı. Ama asıl hikaye o şişenin boynuna doladığım boncuklarda saklı. Alkol zihnimi dağıtıp beni dünyadan uzaklaştırmak isterken, o boncuklar beni sakinleştiren, içimdeki o tinsel ve dingin arayışı hatırlatan birer çapa gibi. Biri kaçışın kaosunu, diğeri ise ruhun durulma ritmini fısıldıyor. Bu vagonda akıp giderken aslında modern insanın o en eski çelişkisini yaşıyorum: Bir yanım esrimek, kuralları unutmak istiyor; diğer yanım ise o karmaşanın içinde bile bir sığınak, bir anlam arıyor. Tren hiç gecikmeden kendi mutlak hedefine doğru ilerliyor, bense iki dünya arasında, kendi içsel yolculuğumun tadını çıkarıyorum.
İnsan ve Duygular
karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında. aşklarım, inançlarım işgal altındadır. tabutumun üstünde zar atıyorlar. cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır. toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar, denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.
(Rüya) 02.06.2026 (Bir kürsüde 300 küsür kişiye konuşma yapıyordum.Duvarda feminizmin sembolü vardı) -Bazı yazarlar bizi düşman bellemiş Kadına özgürlük istediğimiz için bölücüymüşüz Bizi düşman veya rakip olarak görmelerini istemiyorum Bizi rakip görebilecek çapa ulaşabilmeleri için Alt sınıf bir aileye doğacaksın Yalnızlıkla sınanacaksın,Kadının bir obje gibi görüldüğü cahillerin ortasında büyüyüp korkmadan kendi fikirlerini savunmayı bilecek ve karşı çıkacaksın Arkandan -Salak yoldan çıkmış bu- sözlerine maruz kaldığın halde dimdik durmayı bileceksin ve Cehaleti seçmek yerine bilgiyi ve sanat yolunu seçeceksin. Sonra gözümün üstünde kaşım var demeyecek Erkeğim ben onurluyum gururluyum üstünüm safsatasına kapılmayacak köklerinden ayrılıp kadın ruhunun derinlerine inecek ve ona sahip olma safsatasından ötesini gerçeği Onu anlamayı seçeceksin. (Ön sırada bir hanımdan bravo söylemiyle alkış yükseldi,kalabalıkta alkışlamaya başladı ıslıklar şiddetlendi.) Bugüne kadar hiçbir aydına kötülük etmedim Mesele savunmaysa söyliyeyim kimse beni tehdit edemez Bugüne kadar sabrettim -ancak sabrımın da bir sınırı var- Savaş mı istedikleri ? Fark etmez Unutulmamalıdır ki “ Her Gecenin Bir Sabahı Olmaz. “ - Aziz Yıldırım - Buda böyle bilinsin.
Reklam
Reklam