"Sırplar yüreğimi ateşe tuttular,
ben hiç yanmadım
geceleri soyunup koynuma girdiler,
ben hiç sevişmedim
atalarıma küfürler savurdular,
ben hiç duymadım
en sonunda beni hamile bıraktılar,
ben hiç doğurmadım..."
"Savaşlarda onca yaşananlar insanoğlunun en karanlık ve en vahşi taraflarına ait öykülerse, makineli tüfekler ve top mermileri art arda patlayıp etrafa ölüm saçıyorsa, tecavüz mağduru zavallı kadınlar nefret çocuklarını dünyaya getiriyorsa... ne yazık ki savaştan geriye kalan bu pislikleri temizlemeye göğü yararak bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun dahi gücü yetmez..."
"Aşk böyle bir şey işte," dedi teyzem katıla katıla gülerken. "hayatında ilk kez gördüğün birine ömrünü adarsın; içine düştüğün bu komik durumu yıllar geçse bile anarsın."
Ah, bu bir zam anlar arzuladığından çok daha zor bir muharebeydi. Yaşlı savaşçılar bile bunu denememeyi tercih ederlerdi. Çünkü açık havada, kargaşanın ortasında, henüz genç ve sağlıklı bir bedene sahipken, zafer borularının öttüğü anda ölmek güzel olabilir; ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölm ek daha kötüdür herhalde; evde, sevgi dolu ilenm eler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha
melankoliktir. Ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşm iş bir biçim de, dünyada, arkada hiç kim senin
kalmadığını bilerek ölmek kadar zor hiçbir şey olamazdı.