İnsan hatayla tanıştığında kendine yaklaşır. Çünkü hata, insanın planladığı hayatla yaşadığı hayat arasındaki boşlukta doğar. O boşluk rahatsız edicidir; ama aynı zamanda gerçektir. Gerçek olan şey, nadiren pürüzsüzdür.
Hayat kusursuz ilerleseydi fark etmeye gerek kalmazdı. Oysa insan, bir şey ters gittiğinde durur. O duruşta düşünce yavaşlar, gözler keskinleşir. Hata, hız kesmeye zorlayan bir eşiktir. Geçmek istemeyiz ama geçtiğimizde geride bıraktığımızdan daha fazlasını taşırız.
Bir nesne düşünelim: uzun süre kullanılmış, defalarca elden ele geçmiş. Yüzeyinde izler vardır. O izler, değersizleştiğinin değil; yaşadığının kanıtıdır. İnsan da böyledir. Yaşadıkça iz alır. Hata, bu izlerin en görünür olanıdır.
Sorun hatada değil, hataya verilen tepkidedir. İnsan hatasını sakladığında içten içe bölünür. Bir parçası olmuş olanı bilir, diğer parçası olmamış gibi davranır. Oysa kabul edilen hata, insanı birleştirir. Kendine karşı dürüst olan biri, dünyaya karşı daha yumuşak olur.
Eksiklik sandığımız şeyler çoğu zaman yön değiştirir. İnsan bir yolda ilerlerken yanıldığında, aslında başka bir ihtimali görür. Hata, kapalı sandığımız bir kapının aralık olduğunu gösterir. Her şey doğru gitseydi, o kapıya hiç bakmazdık.
Zaman geçtikçe insan şunu fark eder: Kusursuz olmaya çalışmak yorucudur. Sürekli düzeltmek, sürekli toparlamak, sürekli daha iyi görünmek… Oysa kusurla yaşamak hafiflik getirir. Kendini olduğu gibi taşımak, yükü azaltır.
Doğaya bakıldığında hiçbir şey simetrik değildir ama hiçbir şey yanlış da değildir. Eğri olan, eksik olan, yıpranmış olan yerli yerindedir. İnsan, kendini doğadan ayırdıkça kusurunu düşman bellemiştir. Oysa kusur, insanın doğaya en yakın hâlidir.
Hata, insanın kırıldığı yer değildir. Kırılgan olduğunu fark ettiği yerdir. Bu fark ediş, bilgelik