Ben yaşlıyım, düşünüyorum; sen gençsin, düşünüyorsun. Onların yaşamalarını anlayamıyoruz düşünürken. Fazla düşünmek yaşantıyı yıpratıyor, biz yaşamın en düşünceli çağlarındayız; bir farkla ki sen hızlı ve coşkulu, ben yavaş ve temkinli düşünüyorum.
Bu muhabbetin herkese yeri vardı sofrasında, her dinleyen bir sözcük ekleyebilir ve kendisinden bahsedebilirdi. Aklın durmak bilmeyen yorum gücü bir yelken
gibi geriliydi bu muhabbet denizinin üstünde – ve alter egoların ardından nefes nefese, öfkeyle bakan egoların rüzgârı dolduruyordu yelkeni!
“Kızım” dedi, “Biz çağdaşlarımızla aynı dili konuşuyor muyuz sence? Bizim ağzımızdan dökülen kelimeler onların iç dünyalarında aynı yankılarla vücuda geliyor mudur?”
Gözlerini ufka dikti. Güneşin son nefesiyle donuklaşmış bir pembenin maviye
çalan huzmeleri dans ediyordu orada. Tam oradaydı durgun tik-takların, bu ezici sessizliğin bezdirici sonrasızlığını beklemek… Ve umarsızca eklemek pişmanlıkları birbirlerinin ardına.