Zaman, rüzgârların en sessizi. Belki bazen birkaç yaprak fısıldıyor. Onun dışında, sesinde hep tenha bir soğukluk, sonsuz bir ölgünlük… Biz alışmışken bu aldırışsızlığa, nasıl da savuruyor yaprakları bir bir takvimlerden.
Bir yığın gün, bir çöplük kadar matem.
Geç kalmıştı. Zamanın sessiz yankılarını işitememişti kulakları. Tüm çağların ve tarihin ve milyar yılların ve sonsuz bir evrenin durağanlığı içinde yakalayamamıştı zamanın dökülen kanatlarını…
İnsan bazen başka türlü yaşamak istiyordu, belki de bu, kendinden memnun
olmamanın taktığı en son – belki de bu yüzden – en sahici maskeydi.
Bir özenme değil, bir kendine inançtı. Yapabileceklerinin düşsel beklentilerinin yanında elde avuçta kalanın yitik yığıntısı… Bir iç çekişle bakmak iç dünyana ve görmek, basit eylemlerinin – ve belki de – olabildiğin kişinin sisli ufkundaki yapmak istediklerinin küllenen düşselliğini…