Kendi zihninde bir kuruyup kalmışlık duygusu vardı. Her duygusu, her isteği, yaşama karşı her bakışı, biçtiği roller, insanlardan algıladığı duyuları – her biri ama her biri kuruyup kalmıştı iç dünyasının derinliklerinde. Sonra düşündü, Yaşamadım, dedi kendi kendine; yaşamadım, kendimi oynadım yıllarca. Yaşasaydım belki başka türlü olabilirdim.
“Günümüzün pisliği nedir Hikmet Hocam?” diye ironik bir şüpheyle sordu Adnan
“Arkasına saklandığınız akıldır. Daha doğrusu, yalnız başına bırakılmış aklın buhranlarıdır. Nietzshce Almanlar için kitabı gözleriyle okurlar, derdi. Ve kulaklarını çekmeceye kaldırdıklarını söylerdi. Sizler de öylesiniz, yalnız mantıkla düşünüyor, yalnız mantıkla okuyorsunuz. İnsan doğasının diğer yarım küresi nerede, duygularınıza ne oldu?”
“Duygular Tanrıyla beraber gömüldü Hocam. Nietzsche’nin diliyle konuşacaksak Tanrıyı boğan ellerimiz duyguları da katletti.”
“İşte sizin asıl gafletiniz de burada başladı. Aklı yaşatmak için duyguları öldürdünüz. Oysaki aklın nefesiydi duygular. Şimdi can çekişen bir akılla bakalım ne kadar yaşayacaksınız!”
Duygularla devinip duran bir insanlığa salt beyinle fikirler üretip dayatarak
olsa olsa şu günümüz pisliğini üretebilirsiniz zaten. Günümüz yalnızlığını…
Farklı fikirleri sevmedikçe, farklı fikirleri kucaklamak mümkün değil. Ama bizim konumuz bu değil şimdi, öncelikle sizin kendi fikirlerinizi sevmeniz lazım.