Dediler ki Peçe farz değildir.... Onlarla asla cedel etmeyeceğim. Zira peçem, müminlerin annelerine benzemem benim için bana yeterlidir.
Tartışma ve cedelden uzak durmak Hadis: “Haklı bile olsa tartışmayı terk edene cennetin kenarında köşk vardır.” Sahabe gereksiz tartışmayı kalp hastalığı sayardı.
Din
Reklam
VAHİY VE MANTIK
VAHİY VE MANTIK Mantık, insanı insan eden en temel unsurdur. İnsan, sair mahlukattan mantıkla temeyyüz eder, mantıklı olmasından dolayı mesuldür. Diğer hiçbir mahluktan beklenmeyen görev ve sorumluluklar ona yüklenmiştir. Mantık, kelime olarak konuşma anlamına gelen “nutk” kökünden; hariçte ise nutk, “mantık”tan türer. Konuşmak, düşünebilmenin sonucudur. Düşünme ile konuşma, birbirinin sebep sonucudur; birbirinden ayırt edilemez. Mantık, doğru düşünmenin kıstaslarını vazeder, doğru düşünce ise doğru konuşmanın şartını oluşturur. Peki, neden insanlar önce konuşmayı, sonra mantığı öğrenir? Aynı soru dil kaideleri için de geçerlidir. İnsan bir dili gramer kaidelerinden önce öğrenir. Bu durumda nasıl oluyor da mantık nutkun şartı, doğru düşünmenin kıstası; doğru düşünme de doğru konuşmanın, daha doğrusu konuşmanın referansı oluyor? Çünkü mantık da gramer kaideleri de insanın bildiğini bilmediği şeylerdir. Dil de düşünce de insanda cibillî olarak mevcuttur. Bunlar olmadan iki becerinin de insanda tecelli etmesi imkânsızdır. O zaman diğer büyük soru akla gelir: Neden bu iki ilmi öğrenmek zorundayız? Çünkü bir şeyin pratiğini bilmek, o şeyi açıklamak ve bilgiyi üretmek için yeterli değildir. Açıklamak ve üretmek için teorik bilgiye ihtiyaçvardır. Mesela her insan, potansiyel olarak iki ayağı üzerinde durma ve yürüme bilgisine sahiptir fakat bunun nasıl gerçekleştiğine dair en ufak bir fikri yoktur; nasıl yürüdüğünü anatomik olarak açıklayamaz. Dolayısıyla yürüme engeline sahip birinin neden yürüyemediğini ve yürümesi için gerekli olan şartları bilmez. Aynı şekilde belli bir pratikle kolayca yüzmeyi öğrenir fakat bunu doğa kanunları çerçevesinde açıklayamaz. Suyun kaldırma gücünü ve insanın anatomik olarak yüzeyde kalmaya uygun bir tabiata sahip olduğunu bilmez. Bu yüzden
Müslümanca Şuur Nedir?
Bayram paylaşımım da müslümanca şuur dedim olur ya ne demek istediğim anlaşılmamıştır. Anlatayım: Müslümanca şuur sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda hayatın her alanında tezahür eden bir zarafet, vakar ve hakikat arayışıdır. Her şeyden evvel bir asalet ve usul davası olan bu duruşun temel taşını, nerede, nasıl ve neye istinaden konuşacağını bilmek oluşturur. Mümin, hayatın her safhasında feraseti arayan, kafirle iletişiminden münafığa karşı muamelesine, devlet ve millet anlayışından ferdi ahlakına kadar tüm adımlarını Kuran ve Sünnetin sarsılmaz nasları ile bin yıllık kadim bilgi birikiminin süzgecinden geçiren kimsedir. Bu mukaddes miras ortadayken, ilmin izini itikadi yasalar çerçevesinde sürmek yerine, sosyal medya mecralarında türeyen, dini derinliği meçhul hoca, alim, felsefeci veya emekli esnaf gibi figürlerin popülist söylemlerine prim vermek, suyun kaynağı dururken bulanık bir kovadan susuzluk gidermeye çalışmaktır. Bu gibi kanallara mesafeli durmak bir tercih değil, zihinsel ve ruhsal bir zorunluluktur zira bilginin en saf halinden uzaklaşıp başkalarının kovasından dökülen bulaşık suyunu içmek sadece susuzluğu gidermez, aynı zamanda zihni ve kalbi kirletir. Günümüzün suyu çıkarılmış güncel kitapları ve konfor alanına hitap eden yapay içerikleri, insanı meşakkatli ama bereketli olan hakikat yolculuğundan alıkoyar. Oysa asıl saadet ve temizlik, telif eserlerin, klasik metinlerin ve safi müfessirlerin bıraktığı o tertemiz menbaadır. Bugün tebliğ adı altında yürütülen fakat özünde cedel, reddiye ve muarızı susturma yarışı olan yöntemler, ne Efendimizin ne de güzide ashabının metodudur. İslam tarihinde tebliğ reddiyelerle veya dijital odalarda ateist susturma şovlarıyla değil, hal dili ile yani şahsiyetin bizzat ışık saçmasıyla gerçekleştirilmiştir.
Duygu ve Düşünce
"Dünya için etme cedel Ahirete verme halel."
Dijital Sığlıkta Hakikat Arayışı
Bu yazıyı reddiyecilere ve bizim mahallenin boşa öten horozlarına ithaf ediyorum... Müslümanca duruş, sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda hayatın her alanında tezahür eden bir zarafet, vakar ve hakikat arayışıdır. Her şeyden evvel bir asalet ve usul davasıdır; nerede, nasıl ve neye istinaden konuşacağını bilmek, bu duruşun temel taşını oluşturur. Mümin, hayatın her safhasında feraseti arayan, kafirle iletişiminden münafığa karşı muamelesine, devlet ve millet anlayışından ferdi ahlakına kadar tüm adımlarını Kur’an ve Sünnet’in sarsılmaz nasları ile bin yıllık kadim bilgi birikiminin süzgecinden geçiren kimsedir. Bu mukaddes miras ortadayken, ilmin izini itikadi yasalar çerçevesinde sürmek yerine, sosyal medya mecralarında türeyen dini derinliği meçhul hoca, doktor, akademisyen, din alim, ilahiyatçı, felsefeci veya popülist figürlerin söylemlerine prim vermek, suyun kaynağı dururken bulanık bir kovadan susuzluk gidermeye çalışmaktır. Bu arayışın yakın misallerinden biri, üstadımın hayatındaki o büyük dönüşüm ve olgunlaşma evresidir. Van’daki eski Said döneminde, ilmiyle mağrur, her meseleye cevap yetiştiren, cedelci ve mücadeleci bir tavra sahip olan o zeki genç, Şekerci Hanı’na geldiğinde hakikatin sadece zihni bir galibiyetten ibaret olmadığını anlamıştır. O dönemde, omuzlarında koca bir ilmi birikimi taşıyan bu zat, hakikat arayışında nihai menzilin sadece dışarıya karşı verilen reddiyeler olmadığını idrak ederek, kendini içsel bir terbiyeye ve derin bir tefekküre hapsetmiştir. Eski Said’in o ateşli ve cedelci halinden Yeni Said’in o sakin, vakarlı ve Kur’ani hakikatleri inşa eden sessizliğine geçişi, aslında bugünün sosyal medya şovmenlerine verilmiş en büyük derstir. Zira hakikat, birilerini susturarak değil, bizzat kendinle hesaplaşıp o safi kaynağa,
Edebiyat
Reklam
Reklam