Bu yazıyı reddiyecilere ve bizim mahallenin boşa öten horozlarına ithaf ediyorum...
Müslümanca duruş, sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda hayatın her alanında tezahür eden bir zarafet, vakar ve hakikat arayışıdır. Her şeyden evvel bir asalet ve usul davasıdır; nerede, nasıl ve neye istinaden konuşacağını bilmek, bu duruşun temel taşını oluşturur. Mümin, hayatın her safhasında feraseti arayan, kafirle iletişiminden münafığa karşı muamelesine, devlet ve millet anlayışından ferdi ahlakına kadar tüm adımlarını Kur’an ve Sünnet’in sarsılmaz nasları ile bin yıllık kadim bilgi birikiminin süzgecinden geçiren kimsedir. Bu mukaddes miras ortadayken, ilmin izini itikadi yasalar çerçevesinde sürmek yerine, sosyal medya mecralarında türeyen dini derinliği meçhul hoca, doktor, akademisyen, din alim, ilahiyatçı, felsefeci veya popülist figürlerin söylemlerine prim vermek, suyun kaynağı dururken bulanık bir kovadan susuzluk gidermeye çalışmaktır.
Bu arayışın yakın misallerinden biri, üstadımın hayatındaki o büyük dönüşüm ve olgunlaşma evresidir. Van’daki eski Said döneminde, ilmiyle mağrur, her meseleye cevap yetiştiren, cedelci ve mücadeleci bir tavra sahip olan o zeki genç, Şekerci Hanı’na geldiğinde hakikatin sadece zihni bir galibiyetten ibaret olmadığını anlamıştır. O dönemde, omuzlarında koca bir ilmi birikimi taşıyan bu zat, hakikat arayışında nihai menzilin sadece dışarıya karşı verilen reddiyeler olmadığını idrak ederek, kendini içsel bir terbiyeye ve derin bir tefekküre hapsetmiştir. Eski Said’in o ateşli ve cedelci halinden Yeni Said’in o sakin, vakarlı ve Kur’ani hakikatleri inşa eden sessizliğine geçişi, aslında bugünün sosyal medya şovmenlerine verilmiş en büyük derstir. Zira hakikat, birilerini susturarak değil, bizzat kendinle hesaplaşıp o safi kaynağa,