Satrançmı ne satrançı sadece gerçekler
Okuyacak vaktin yoktur olmamışki zaten hiç sanmaki zâtını vazgeçilmez vazgeçtim işte, sanmaki bitmez sevgim bitti işte, sanmaki merakın bitecek bitmeyecek Hoş olur,söz olur , aşk olur belki ama bunlardan sen olmaz. Biri var hayatımda,bilmiyorum nasıl oldu ama oldu işte bir şekilde Allahın rahmetinden sual olunmaz , hayırlısı olsun dedim hep,hayırlısı gerçektende böyledir belkide zamana bırakmak gerekiyor, seni aklımdan çıkardım eee o zaman burda ne işim var 😅 Aslında artık umrumda değil ama kaygılı biri olduğum için buraya yazıyorum sonuçta senin zamanın çoooook kıymetli ama okuyacaksın biliyorum,tabi kime göre neye göre kaygılıysam.. Bilirmisin kaygılı bireyler kafalarında kurar ama benimki öyle değildiya ben gerçekleri kabullenmedim(hep duyduğun gerçkler değil bunlar),buraya binlerce kelime döktümya hatta bunun üstüne birde doğum günün için video çektim , aslında bunların hepsi kaygılanmaktan yada ayrılmandan kaynaklı olmayan sana olan sevgimden ötürü olan şeylerdi,, gelgelelim gerçeklere eda (Eda), günlerden 15 şubat sana sorular sordum hemde bir soruyu defalarca sordum hatırlıyormusun dur sen unutmuşsundur ben yazayım;Satranç muhabbetini hatırlıyormusun senin ilk vize zamanın sana hep orda oynadığın bir kişiyi sordum ve bana hep farklı cevaplar verdin (ilk sorduğumda satranç arkadaşı, ikinci sorduğumda eski sınıf arkadaşı demiştin) hatırlarsan ama en kötüsü ne peki biliyormusun ben daha siz satranç oynarken yazdıklarınızı okuyabiliyordum zaten(kasım ayı günlerden ne zaman hatırlamıyorum),arkadaşım dediğin kişinin Yusuf diye biri olduğunu belki eski sevgilin belkide gerçekten eski arkadaşın bunu bilemem,ama bana orda birşey demen gerekiyordu o mesajları o an gördüğümü nasıl bilemezsinki ,senin içinde bulunduğun durumdan yani sınavlarının zorluğundan dolayıda içine
Yine dağınık ve belki kırıcı bir yazı...
Neden artık karakterlerine bağlanabildiğim nadir yazarlar, bütün kitaplarını çıkmaza sokmaktan bu kadar zevk alıyor? Ben huzur hissetmek istiyorum kitabı okurken, boğulmak değil. Ben güzellik arıyorum kitabı okurken, güzele bezenmiş çirkinlik değil. İyilik arıyorum okurken, intikam kılıfına sokulmuş kötülük değil. Sevgi arıyorum okurken, sorundan başka hiçbir şey getirmemiş saplantılar değil. Artık yanında bir başkasını görünce neden orada olduğunu kibarca soran birilerini hissetmek istiyorum ben, gidip başını gözünü yaran değil. Masum bir sevgi istiyorum, ölümlerle bezenmiş, gerçekliği çoktan koyup gitmiş karanlık ütopyalar değil. Ben, biraz da gerçeği istiyorum, gerçek diyalogları istiyorum okurken, yalnızca alıntılanması için yazılmış replikler değil... (Buradan sonra nedense öfke yüklenmiş, sonrası tamamen bağımsız gelişti...) Sanki hayatımızı kendimiz çok kaldırabiliyor gibi bir de bunları okuyoruz. Sanki kendimizi ifade edebiliyor gibi acımızın üstüne boğucu şeyler dinliyoruz. Kaçmak istiyoruz, kaçacağız derken başkalarının acısında kayboluyoruz. İşin garip tarafı, herkes bu kayboluşu o kadar kabullenmiş ki, kendi acısını hissetmediği sürece umurunda değil. Neden ya? Neden? Neden bir insan acısını kendisi ifade etmek varken bilmem kimin kim bilir hangi kafayla yazdığı, bir hikayesi, gerçek bir amacı olup olmadığı belirsiz laflarıyla dikkat çekmek ister ki? Nedir yani? Aciz miyiz? Aciz misiniz? Kendiniz yapamıyor musunuz, nedir yani? Çok denediniz de olmadı mı? Anlattınız da kimse anlamadı mı? Neden bunu bıraktınız? En güzel ilham kendimiziz, neden bunu bırakıp bir başkasına saldırdınız? Adamın morali bozuluyor, gidiyor açıyor son ses dram şarkısını, bir bakmışsın kendi acısını bırakmış ötekininkine ağlıyor. Kendisi aslında on dakika acısını çekip çözümünü
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bölüm 8 °•○
VI. Zamandan Şikâyet Zahir oldu eser-i sırr-ı riyây-ı bârî Zâhidin kalmadı germiyyet-i zühdü elân Yaratılmışların gösteriş sırrı ortaya çıktı; zahidin zühdündeki samimiyet ve sıcaklık artık kalmadı. ✨ Erbaîn içre dona kalır idi şeyh-i asr Şerer-i âteş-i hırs olmasa kalbinde nihân Bu çağın şeyhi, içinde gizli hırs ateşinin kıvılcımı olmasa kırk gün çilede donup kalırdı. ✨ Başını hırkasına çekti uyuştu kaldı Mar-ı sermâzede mânend eşrâr-ı zaman Zamanın kötü insanları, soğuktan uyuşmuş yılan gibi başını örtüsüne çekip kaldı. ✨ Hele himmette yarış rüzgârın da değil kârı Ki ol gâlibde ne ehle bu hep ehle eder i‘tâ Gayrette yarışmak rüzgârın işi değildir;
Edebiyat
HİÇ Gülüşümü alıp gitmiş o vefasız, Gayri başkasına güler miyim hiç? Hayallerimi yakıp yıkmış vicdansız, Bir başka hayali düşler miyim hiç? Umutlarımı öldürüp vermiş toprağa, Baharı getirecek yeşil yaprağa... Açan bir çiçeğe, yeşeren bağa; Hasretken böyle, yaşar mıyım hiç? Sevmek bir ağır yük imiş bedene, "Kal" demek olmaz çekip gidene. Sevdayı bir ömür kahır bilene; Gönül verdim, gayri sever miyim hiç? Kapanmış kapılar, gidecek yer yok! Tabipte aramam dermanı, onda da yok! Saplanmış da bağrıma bir zehirli ok, Ölmüşüm çoktan, kanar mıyım hiç? •TUĞBA BAŞAK• [24.05.2026]
Şiir
neden öldüğümü anlamayacaklar, çünkü güneşler doğar çarşılar üzerine, getirip develerini yıkmışlar, gümüş çadırlarını kurmuşlar, zencefil satıyorlar hatta, ateş yakıyorlar geceleri, bazan namaz kılıyorlar, sevişiyorlar boş vakitlerinde; çünkü öldüğümü anlamayacaklar neden, büyüse bile mezarımdan ormanlar; ama kur’an okuyacaklar, şerbet dağıtacaklar ve terleyecekler ara sıra, çünkü beni bilmemişlerdi zaten ve zencefil satacaklar, ve durmadan, ama durmadan çoğalacaklar. kuyuların yanından geçerdik, esmer köyler bırakırdık gerimizde ve atlar; ipekli toplardık unuttum şimdi nerelerden, kokular, yağlar, biraz yorgunluk; gece oldu mu uyurlardı, karıları vardı bazılarının; bir testiye dokunurdum elimle, öylece sabahı bulurdum, sonra güneşler doğardı çarşılar üzerine; bırakıp gidemezdim o tenteleri, nereye gitsem gelirlerdi arkamdan, nereye gitsem susamak vardı, pişmanlık vardı, o testiyi özlerdim belki; belki yatağımı arardım, tabanlarım çatlardı kumdan, sıcak üşütürdü beni; hiç bilmeseydim testileri, yatakları, develeri, çekip giderdim gelmemeye, o en eski yalnızlığım çekip gitmiş, gelmez artık, nedendir anlamadım, kendi ülkeme yıldızlar değmez, sular akmaz, yağmur işlemez ağaçlarıma; bırakmaz beni kalabalık, çünkü çarşılardan geçtim! neden öldüğümü anlamayacaklar, doğururken de bilmediler bunu, minareler gösterdiler yalnız, hep elimden tuttular. üstelik üzüldüler benimle, oldukça ağladılar, kimbilir nerelerden düştüm, nerelerim kanadı, hiç anlamadılar; baksam sevişirler şimdi ve salıncak kurarlar. hatırlamak en büyük düşmanıdır yalnızlığın, ucunda yaşamak var; bütün yolları denedim akşamları testilere, testilere dokundukça; gölgelere sığındıkça gördüm kuran okuduklarını, namaz kıldıklarını, “gün gelir inanırsın,” dedi en yaşlıları, “yaşlanınca görürüm seni.” sakalım
Bismillah...❤️ Vitrinleri Yıkmak ve Kitabın Ortasına Aşkla İnmek ​Dünya, upuzun bir mukaddimenin gürültüsüyle çalkalanıyor. Herkes kelimelerin etrafından dolaşıyor, hakikatin çeperine dokunup kaçıyor; yüzler maskeli, kalpler ise binbir kat kumaşın altında gizli. İki cahilin sığ ve kendini beğenmiş sohbetlerinde ömürler tüketilirken, sözün haysiyeti vitrinlerde harcanıyor. Oysa hayat, her anı ve her saniyesi geri alınamayacak bir hazineyken, önsözlerin sahte nezaketleriyle, dipnotların korkak açıklamalarıyla vakit kaybedilmeyecek kadar kıymetli. İşte bu yüzden, ben kitabın ortasından konuşmayı severim. Giriş yazılarının oyalayıcı süslerini, cümlenin arkasına saklanan hesapları reddedip, sözün tam kalbine, yani o en yalın, o en çıplak hakikate aşkla inmeyi tercih ederim. Şantiyedeki Kalbin Sözü ve Hakikatin Keskinliği ​Kitabın ortasından konuşmak, perdesiz ve yalansız bir aynayı insanın hem kendi nefsine hem de muhatabının yüzüne tutmasıdır. Bir kalbe hürmetle, kırmadan ve incitmeden girmek esastır elbette; fakat bazen o kalbin şantiyesini ayağa kaldırmak, yıkılan yerleri tamir etmek için kılıç şakırtısı kadar keskin, su kadar latif bir kelam gerekir. Hakikatin kıymetini bilenler, lafı dolandırmanın aslında bir kaçış, bir sadakatsizlik olduğunu anlarlar. Sözü bükmeden, eğip bükmeden "Hû" der gibi dosdoğru söylemek, nefsin konforunu bozar ama ruhu özgürleştirir. ​Ben ne oku fırlattığımda kudreti kendimden bilirim, ne de vurduğumda zaferi nefsime yazarım; ancak bilirim ki, sözün doğrusu Allah dostunun attığı ok gibi tam on ikiden vurmalıdır hedefi. Kitabın ortası, insanın kendi hiçliğiyle yüzleştiği yerdir. Orada ne unvanların yalanı sökebilir, ne de dünyanın yaldızlı rütbeleri. Oraya gelen insan, tıpkı gönülden bir "Estağfirullah" çekip geçmişin tozunu silmiş,