İlksöz: Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.
Birinci Dünya Savaşı bitmiş, savaştan yenik çıkan Osmanlı ordularını dağıtmış, askerlerini terhis etmiştir. Yedek subay Ahmet Celal, işgal altındaki İstanbul'da yaşayamayacağını anlar, eri Mehmet Ali'nin teklifi ile onun köyüne gelir. Savaşın yıkımından, İstanbul'un teslimiyetinden, Anadolu'nun ortasında, Porsuk Çayı'nın civarındaki bu köyde kurtulacağını, hayata yeniden tutunacağina inanır Ahmet Celal. Bu inanç, köşklerde büyümüş paşa oğlunu, her şeyden yoksun bu köye sürükler. Ama coşku ile geldiği köy ona ilk andan mesafeli davranmaya başlar. Üstelik savaşta kaybettigi kolu nedeniyle onu hor görür. Kaynaşmak, birlikte yaşamak için geldiği köyde daha ilk anda "yaban" olup çıkar. Tüm bunlara rağmen köyde yaşamını sürdürür Ahmet Celal, onları anlamaya çalışır, köylüyü unutmuş olan "Türk Aydını"nın aksine. Fakat bu çabalar bir süre sonra hem Kurtuluş Savaşı'na köylünün tepkisizliği hem de ilerleyen Yunan ordusunun günden güne köye yaklaşması ile köyde ortaya çıkan Yunan sempatisiyle bambaşka noktalara gelir.
Aydını halkından uzaktır, halkı aydınını bilmez anlamaz, aydın halkla bağ kuramaz, halk aydına elini uzatmaz, aydın halkını kurtarmak ister, halk kurtulmak değil yaşamak ister. Böyle karışık bir ortamda da Genç Cumhuriyet'in bir millet yaratması gerekecektir yakın zamanda.
.
Yaban, aslında uzun zamandır beklettiğim bir eserdi. Kemal Tahir Yorgun Savaşçı okumasını yaptıktan sonra, kitapta bizi en çok etkileyen bölüm Ege'deki halkın neredeyse çoğunun Kurtuluş Savaşı'na olan olumsuz yaklaşımı idi. Benzer konular Yaban'da da işlendiğinden hemen bunu okumak istedik. Amacımız, Anadolu Halkı"nın çoğunluğuna gelip çöreklenmiş bu karşı tutumun sebeplerini, gerekçelerini aramak, bulmaktı. Aslında Yakup Kadri de bizim aradığımızı