Celil Bora Alacain

Celil Bora Alacain
@celilhu
Sûret bildiğin tebdili kıyafettir..
Teslim olunca her şey değişir, zorlamayınca akar, beklemeyince gelir, kabul edince iyileşir demiş biri.. İslam teslimiyettir..
Tasavvuf
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
A'yân-ı Sâbite nedir?
A'yân-ı Sâbite, Hakk'ın ilminde ezelî olarak sâbit olan, henüz dış varlığa çıkmamış ancak "ne olacaksa o" olarak belirlenmiş eşyanın hakikatleridir. Klasik tabirle "a'yân-ı sâbite vâhidiyyet mertebesinde Hakk'ın ilminde sâbit olan suver-i ilâhiyye'dir". Hazerât-ı Hamse sıralamasında a'yân-ı sâbite, taayyün-i sânî olan vâhidiyyet mertebesindedir. Bu mertebe, ahadiyyet (taayyün-i evvel) sonrasında gelir ve âlem-i ervâh, âlem-i misâl, âlem-i şehâdet gibi diğer mertebelerden öncedir. A'yân-ı Sâbite, ilâhî isimlerin ve sıfatların eserleri, yüce Hakk'ın malumatı ve yüce harfler olarak da tanımlanır³·⁴·⁵. İbn Arabî'nin Fusûs'unda merkezî bir kavram olan a'yân-ı sâbite, Üzeyriyye Fassı'nın "kader" bahsinin yeridir. A'yân-ı sâbite, "lisân-ı isti'dâd" (kabiliyet dili) ile kendi varlığını Hakk'tan ister ve Hakk Teâlâ bu istek üzerine "kün" (ol) emrini vererek eşyanın dış varlığa gelmesini sağlar. A'yân-ı sâbite, zaman ötesinde bir tümel olup, zamana bağlı bir varlık haline geçecekse önce zamanın belirli bir anıyla irtibatlandırılır⁶. Zamana bağlı olarak taayyün eden a'yân-ı sâbiteye kader denir; bu, somut bir varlık olmak üzere hazırlıklarını tamamlamış bir a'yân-ı sâbitedir⁶. A'yân-ı sâbite, varlık kokusu almamış ve mahlûk değildir; çünkü o mertebe henüz zuhur mertebesi değil, Hakk'ın zâtıyla ve kendi zâtında ve ilminde olan programıdır¹·⁷. Ruhânî latîf mahlûkiyet, zât mertebesinden sıfat mertebesine doğru olan yolculukta başlar ve a'yân-ı sâbite programına ef'âl âleminde anâsır-ı erbaa'dan bir elbise giydirilerek hayat sahnesinde "vücûd-u Âdem" olarak faaliyete geçer Kaynak: terzibabairfanmektebi.com
Tasavvuf
Ölüm nedir?
Tasavvufî anlayışta ölüm, sadece bedenin faniyetini değil, aynı zamanda mânevî bir yükselişin kapısını ifade eder. "Her nefs ölümü tadıcıdır" (Âl-i İmrân 3/185) ayetiyle vurgulanan bu hakikat, tasavvufta "sülûkün özü ve hedefi" olarak ele alınır¹. Bu bağlamda, tasavvufî ölüm üç ana mertebede incelenir: Birinci mertebe, biyolojik ölümdür ki bu, her insanın kaçınılmaz sonudur. Ancak tasavvuf, bu fıtrî ölümü (mevt-i tabiî) bir son olarak değil, yeni bir başlangıç olarak görür². Ani ölüm ise, kişinin gafletle yakalanması sebebiyle mekruh sayılır, zira bu tür bir ölümde hazırlık ve tefekkür eksikliği vardır³. İkinci mertebe, "ihtiyarî ölüm" veya "ölmeden önce ölmek" (mûtû kable en temûtû) olarak ifade edilen iradî ölümdür². Bu, sâlikin biyolojik ölüm gelmeden önce nefsini iradî olarak öldürmesi, benliğin Hakk karşısında fena bulmasıdır². Bu mertebe, sâlikin kendi nefsini her gün hesaba çekmesi, vücud iddiasından soyunması ve nefsinin ölmesiyle gerçekleşen bir "iç kıyâmet"tir. Mevlânâ, bu süreci "cansızlıktan öldüm ve bitki oldum; bitkiden öldüm, hayvana dönüştüm; hayvanlıktan öldüm ve Âdem oldum" sözleriyle açıklar, bu da sürekli bir mertebe atlama ve dönüşüm olduğunu gösterir⁴. Üçüncü mertebe, fenâ fillâh makamıdır ki, bu, sâlikin kendi vücud iddiasından soyunup Hak'la kâim olduğu hâldir. Bu makamda sâlik, fiillerin, sıfatların ve hatta zâtının Hak'tan ibaret olduğunu idrak eder. İhtiyarî ölümün farklı veçheleri de vardır: "mevt-i ahmer" (kızıl ölüm) nefse muhalefet ve nefsin katli mesabesinde olan intizar azabına işaret ederken, "mevt-i ebyaz" (beyaz ölüm) açlığa, "mevt-i ahdar" (yeşil ölüm) dünyadan sıyrılmaya ve "mevt-i esved" (siyah ölüm) halkın eziyetine tahammüle işaret eder²·⁵. Bu mertebeler, sâlikin nefsini terbiye ederek Hakk'a ulaşma yolundaki
Ölüm
"Ben sana insandan bahsetmeye kalksam, kıyamete kadar da konuşsam, insanı sana anlatamam ve bitiremem" diyor Hz. Mevlana... Biz ise karşımızdakini o anda etiketleyip, hüküm verip yargılayıp, adeta defterini dürüyoruz. Hakikatinden bi-haber şekilde.
İnsan
Âdemiyyet mertebesi, sâlikin kendini bulup, nefsini bilmeye başladığı mertebedir. Bu yolculuğa çıkmamış, kendini tanımayan ve bilmeyen bir insanın çoluğu-çocuğu, malı-mülkü ve dahi pek çok şeyi vardır. Fakat maalesef hâlâ gerçek bir "Âdem" değildir. - Terzi Baba Necdet Ardıç
Tasavvuf