Döndüğümde bir kahraman gibi karşılandım. Davetler, saygı ile karşılanmalar, güzel yemekler. Bu birkaç ay sürdü. Savaştan bir yıl sonra bir hiçtim, hem de kocaman bir hiç! Hayatım boyunca bu kadar aşağılandığımı hatırlamıyorum, resmen aptal yerine konmuştum. Beni savaşa gönderen devletim, bana sahip çıkmadığı gibi bütün kapılarını kapattı. Kahramanlığım çabuk unutuldu.
İçimde iyi ve güzel olan ne varsa talan ettiler, kalbimi öldürdüler; beni insan kılan ne varsa yok ettiler. Peki neyin uğruna? Barış mı, yalan! Haritalarda bile yerini bilmediğim, vatanımdan binlerce kilometre ötede bir ülkeye gönderdiler. Daha önce hiç tanımadığım ve görmediğim insanları bana öldürttüler, barış için!
Anadolu benim yurdum, büyükbabam bu topraklarda yatıyor. Türkiye’mi seviyorum yine de. Her şehrini, her sokağını, sabahın alacasında duman çökmüş dağlarını ve her bir ağacı göğün ucundan tutmuş ormanlarını. Nereye gidersem gideyim sonunda döneceğim ve kendimi ait hissettiğim vatanımı. Benim sevmediğim ve karşı olduğum savaşı başlatan idareciler, riyakâr yöneticiler. Çoğu kez birbirine diş geçiremeyen iki farklı ülke liderinin anlaşmazlığı değil midir savaş? Yoksa kim tanımadığı bir insanı öldürmek ister ki? Toprak için mi, sanmıyorum. Hem hangi savaş savaşı bitirebilmiş ki. Hal böyle olunca, barış doğmamış bir çocuk olmaktan öteye geçemiyor. Bana sorarsan, değerli olan her şeye rağmen yaşamaktır.
Ben Kore’deyken babam ölmüştü. Sevgimi bekleyen bir Senem yoktu. Güvercinlerim uçup gitmişlerdi. Yalnızca hasta ve yaşlı bir annem vardı. Onu da kısa bir süre sonra kaybettim. Artık katil bir yüreğe sahiptim. Ellerim kirliydi, parmaklarıma sinmiş barut kokusu hiç eksilmedi. Göğsüme takılmış bir düzine madalya da yoktu. O teneke parçalarını senin hırsını görmek için uydurdum. Hikâyenin gerçek