O korkunç tesadüf olmasaydı, ben de asla bir insanın, her şeyden vazgeçmiş, her şeyini kaybetmiş bir insanın nasıl bir ateşle, nasıl bir umutsuzlukla ve karşı konulmaz bir istekle hayatın her bir kızıl damlasını emdiğini asla bilemeyecektim. yirmi yıl boyunca varlığın her türlü şeytan güçlerinden uzak yaşayan biri olarak ben, doğanın bazen nasıl da sıcağı ve soğuğu, ölümü ve yaşamı , hazzı ve hüsranı birkaç nefesin içine sığdırabileceğini hiç kavrayamayacaktım
Çünkü bu adamın nereye gittiğini anlamıştım: Ölüme gidiyordu. Bu şekilde ayağa kalkan biri bir otele, bir meyhaneye, bir kadına, bir tren kompartmanına ya da hayat olan herhangi bir yere değil dosdoğru ölüme giderdi besbelli.
Geceyi terennüm eden şarkılarım sana kendi gözlerini, Gün doğuşunu anlatan şarkılarım sana dudaklarının rengini hatırlatmıyor mu? Dalgalara ait şiirlerimde dağınık saçlarının tellerine rast gelmiyor musun?