Bazı kitaplar daha ilk sayfada karakteriyle sizi yakalar. Onu tanımak, hikayesini öğrenmek istersiniz. Elaine Feeney, Jamie karakterini öyle içten yazmış ki daha ilk anda kendinizi onun dünyasına ait hissediyorsunuz.
Jamie, doğum esnasında annesini kaybetmiş, farklı bir çocuk. Babasıyla birlikte yaşıyor. Sürekli hareket eden bir makine yapmak istiyor ve bu hayalinin altında aslında çok daha derin bir anlam yatıyor. Yeni bir okula başlıyor ve biz de kitap boyunca onun yaşadıklarına, zihnindeki sorulara ve hayatına dokunan iki öğretmene tanık oluyoruz.
Jamie kurgu bir karakter olabilir, ama onun yaşadığı zorluklar gerçek hayatta her yerde karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki toplum olarak farklı olana pek tahammülümüz yok. Ya da bazen sadece kendimizi iyi hissetmek için samimiyetsiz bir ilgi gösteriyoruz. Pek çok ebeveyn, vicdanını rahatlatacak kadar anlayışlı davranır ama kendi çocuğunun farklı biriyle arkadaşlık etmesini istemez.
Konu farklı çocukları topluma dahil etmek olunca zorlaşıyor. Onlarla karşılaşmak bile olağan bir durum olmaktan çıkıyor; ancak o an geldiğinde çocuklara nasıl davranmaları gerektiği öğretiliyor — ya da daha kötüsü, uzak durmaları tembihleniyor. Farklı çocuklar, ne yazık ki hayatın olağan akışı içinde “sıradan” olamıyorlar. Zorbalığa uğramadan ya da “sen farklısın” bakışlarına maruz kalmadan büyümeleri neredeyse imkânsız hale geliyor.
Kitabı okurken düşündüğüm şu oldu: Farklı ya da değil, iyi koşullarda hayata başlamış ya da başlamamış olalım, aslında hepimiz içimizde benzer sorular taşıyoruz. Aynı döngülerde, aynı sancılarla büyüyoruz. Ve dünya var oldukça bu döngüler de birbirini izlemeye devam edecek.
Elaine Feeney ile bu kitapla tanıştım. Kurgu olsa da diyaloglar ve hayata dair sorgulamalar öylesine sahiciydi ki, kitap boyunca kendimi bir