• Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
    Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
    Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
    İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
    Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum
  • Bir depresyon teşhisi konanların birçoğu aslında melankoliktir. Depresyonlardan musdariptirler onlar, depresyon hastalığından değil. Melankoli insanın var olmasının tarz ve biçimlerinden birisidir, ruhun bir oluş tarzıdır, insan var oluşunun asli bir unsurudur, bunu herhangi bir biçimde marazi sayamayız.
    Wilhelm Schmid
    Sayfa 49 - İletişim
  • Birçokları gönül hoşluğunu aşkta bulmak ister. Aşkta mutluluk ha! Aşktan ne anladığımızdan neredeyse bağımsız olarak, insan hayatında daha istikrarlı mutsuzluk getiren başka bir alan var mıdır acaba? Bir toplumsal yükümlülüğün ifası olarak aşk, duyguların rolüne yer vermediği için mutsuz eder. Güzel duyguların ifası beklenecek olursa aşktan, o duygular eksik kaldığı anda -geçici veya kalıcı- mutsuz eder. Âşık olmamak daha mı iyidir o halde? Hayır, aksine: Daha fazla anlam bahşeden bir şey yoktur. Ama insanların hayatta bir miktar mutsuz olmaya da ihtiyaçları vardır, aşk da bunun güvenilir bir tedarikçisidir.
    Wilhelm Schmid
    Sayfa 26 - İletişim
  • Gözlerimi araladığımda hava daha karanlıktı. Yanımdaki lambanın ışığını açıp duvardaki antika saate baktım. Alarmın çalmasına henüz on beş dakika vardı. Tik takları ninni gibi gelirken biraz daha uyumak istiyordum. Fakat uzun zamandır sınav haftasının yoğunluğu nedeniyle aksattığım planların düşüncesi içimi coşkuyla doldurunca uyku geri plana gitmekte gecikmedi. Ayağa kalktım ve solumdaki pencereye doğru ilerleyip perdeyi açtım. Hava bulutluydu. Bu moralimi bozmak yerine yüzüme bir tebessümün yayılmasına sebep oldu. Yağmuru oldum olası severdim. Abdestimi alıp üstümü değiştirdim ve şemsiye almadan dışarı çıktım. Sevmezdim gökten ayrı kalmayı. O yağmurlar gökyüzünden rahmet olarak yağarken izlemek isterdim. Hasta olmak pahasına... Hava benim gibi kan değerleri düşük bir insan için yeterince soğuktu. Başımdaki bereyi bir kez daha düzeltip ensemi kapatmaya çalıştım. Nefesim buhar olup dağılırken aheste adımlarla yürümeye koyuldum. Evimizin yakınında cami olsa da her seferinde ille merkezdeki camiye gideceğim diyen iç sesim yine kendini belli etmişti. İtiraz etmedim. Gerçi şehrin her camisi ayrı güzeldi.

    İlerlerken aklıma yine düşünceler doluştu. Bu devirde yaşamıyordum. Bu sokaklarda, bu caddelerde dolaşırken mümkün de gözükmüyordu. Tarih kokuyordu bu şehir. İliklerime kadar soluyordum onu. Gözümün değdiği her mimari yapıyla, ayaklarımın altındaki her metrekare toprakla birlikte ben de bu tarihin bir parçası oluyordum. Çoktan ölmüş insanların nefeslerinin, adımlarının sesiyle yanlarında yürüyordum. Fakat hissettiğim ne korku ne de huzursuzluktu. Yaşadığımı hissediyordum. Bu şehir bana büyük haz veriyordu.

    Çoğu insan kıymetini bilmiyordu. Gerçi neyin kıymetini biliyorduk ki? Bazen çevreye, tarihe verilen bu zararı gördükçe canım acıyordu. Keyifli halimin solduğunu hissedince hemen bu konuyu rafa kaldırdım.

    Sokağı süpüren görevlilere başımla selam verip biraz daha hızlandım. Ezan şimdi okunurdu. Yavaş yavaş aydınlanıyordu hava, kara bulutlar ne kadar izin verirse işte. Karnımdaki ziller gittikçe seslerini duyururken Hüseyin Abi’ nin kan kırmızı çayının ve o meşhur böreğinin kokusu çoktan burnuma ulaşmıştı. Sırf onları yemek için bir şeyler atıştırmadan çıkmıştım evden. Namazdan sonra uğrayacaktım. Yaklaşık yirmi dakikanın ardından camiye vardım ve ilk kez görüyormuşçasına hayranlıkla gözlerimi gezdirdim her minaresinde, her kubbesinde. Avluya açılan taş kapıdan içeri girerken çoktan buz kesmiş ellerimi duvarda gezdirdim. Güzeldi, zamanında her bir insanın emek emek işlediği bu taşlara dokunmak. Onlarla bir bağ kuruyormuş gibi hissediyordum.

    Sabah namazı olduğundan cami pek kalabalık değildi. Namaz başlayana dek gözlerim sürekli cami süslemelerine, ışıklandırmaya, minbere ve daha nicesine kaydı. Eski insanlar işini daha bir özene bezene yapıyordu sanki. Ya da ben yanlış zamandaydım. Bilemiyorum.

    Namazımı eda ettikten sonra fazla oyalanmadan camiden yaklaşık iki yüz metre uzaktaki Hüseyin Abi’ nin dükkanına gittim. Karnımı o güzelim yiyecekleriyle doldurup diğer durağım olan kütüphaneye doğru yavaşça ilerledim. Acelem yoktu nihayetinde.

    Modern binalarla iç içe geçmiş külliye, konak ve medreselerin önünden geçtim. Kimi yıpranmıştı. Kimi restore edildiğinden yeni gibiydi. Yağmur atıştırmaya başladığında bahçesi, adını bilmediğim ağaçlarla dolu kütüphaneye girmiştim bile. Vakit Hüseyin Abi’ yle muhabbet ettiğimizden hayli ilerlemişti. İçerinin sıcak havası ellerimin katılığını çözdüğünde rahatladım. Eşyalarımı koymadan kağıt kokan eski rafların arasına daldım. Biraz dolaştım ve dikkatimi çeken bir şiir kitabı seçtim. Bahçeyi ve caddeyi gören bir masayı gözüme kestirdim ve oraya ilerledim. Yerime yerleştiğimde rastgele bir sayfa açtım kitaptan.

    ‘*Ya Üç şerefeli, ya Eski Cami,
    Ya Sultan Selim, ya Sultan Süleyman,
    Geziyorum burda sabahtan beri,
    Sürüklüyor beni tarih ve zaman.

    Boş sokaklar, hüzün, vehim, heyecan...
    Sanki her şey birden unuttu beni;
    Asesler geliyor işte arkamdan,
    Kovalıyor beni bir yeniçeri.

    Kaçıyorum, şurda ulu bir çınar,
    Ötede yolumu kesen bir konak;
    Ne tarafa gitsem beni kovalar,
    Ucu topuğuma değen bir mızrak.

    …’

    *Ahmet Kutsi Tecer
  • ...
    Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor, 
    Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
    Zaman zaman mağlup olsam bile etime, 
    İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
    Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum, 
    İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!.. Sabahattin Ali
  • Hayatın bazen çok kısa olduğu söylenir.
    Öyle ki, birkaç saniyeye sığacak kadar. Ancak, dolu ya da boş, kısa ya da uzun tüm hayatlar gerçekte tekdir. An değişir, ad değişir, yer değişir ama yaşanan şey tek bir akıştan ibarettir. Her akış öze dönmek, eve dönmek içindir. Akış insan olmanın kaçınılmaz, ayrılmaz paydasıdır. “Pay” da ise sadece yarım kalmamak vardır. İnsan doğuştan yarımdır. Diğer yarısını aramalıdır. Üç seçeneği vardır: Aynı kalmak için direnebilir... Mevcut durumunu dönüştürebilir... Ya da eleyebilir...
    Her ne kadar kendiyle kalsa da çevresiyle büyür insan. Ta ki gördüğü her şeyin kendine, kendinin de gördüğü her şeye ait olduğunu anlayana kadar. Ben olmak istiyorsa ki ister, karşı tarafa ihtiyaç duyar. Olgunlaşmadan nefes alamaz. İllüzyon korkular, gelenekler ve inançlardan kafasını çıkarsa bile insan, aldığı enerjiyi geri veremezse, boşaltamazsa, yönünü şaşırmadan duramaz.
    Gerçeğin, hayalin içine nüfus etmesi ve insanlığını bulma serüvenidir hayat...
  • Psikolojik açıdan kadın erkek ayrımını tamamiyle yanlış buluyorum. Çünkü gerçek bir insan, kadınla erkeğin uyumlu bir karışımıdır. Kafa yapısı ve ruhsal yapısıyla salt erkek olan bir kişi, gerçek bir insan sayılamayacağı gibi, kafa yapısı ve ruhsal yapısı salt kadın olan bir kişi de gerçek bir insan sayılamaz. Ancak kadınlara özgü bilinen niteliklerle erkeklere özgü bilinen nitelikleri kendi benliklerinde uyumla kaynaştıranlar gerçek insanlardır. Cinsel açıdan değil, ruhsal açıdan biraz hermafrodit olmak gerekir, gerçek bir insan sayılabilmek için.