Eğer pembe çerçeveli gözlükler takıyorsanız, görsel deneyiminizin her yönü renklenecektir. Onları takıyor olduğunuzu unutabilirsiniz, ama onlar hâlâ gördüklerinizi etkilemeye devam eder. Immanuel Kant hepimizin dünyayı bunun gibi bir filtreden geçirerek anladığına ve böyle yaşadığına inanıyordu. Filtre, insan zihnidir. Her şeyi nasıl deneyimlediğimizi belirler ve o deneyime belirli bir şekil yükler.
Her şeye gücü yeten iyi bir tanrı nasıl olur da kötü olanı hoşgörebilirdi? Tanrı kötülüğü durduramıyorsa, o zaman gerçek anlamda mutlak bir güce sahip olamazdı. Yapabilecekleri olduğu halde kötülüğü önlemeye istekli olmayan bir tanrı nasıl mutlak iyi olabilirdi? Bu hiç de mantıklı değildi. Aynı sorular günümüzde bile insanlar için kafa karıştırıcıdır. Augustinus ahlaki kötülüğe odaklandı. Böyle bir kötülüğün olduğunu bilen ve onu engellemek için hiçbir şey yapmayan iyi bir tanrı fikrini anlamanın güç olduğunu farketti.
Basitçe ifade edersek, Sokrates iyi bir konuşmacı, Platon başarılı bir yazar, Aristoteles ise her şeyle ilgilenen biriydi. Sokrates ve Platon gördüğümüz dünyayı, yalnızca soyut felsefi düşünceyle ulaşılabilecek olan hakiki gerçekliğin soluk bir yansıması olarak düşünüyordu; Aristoteles ise tam aksine, çevresindeki her şeyin ayrıntısıyla büyülenmişti.
İyi aile yoktur. Ya da, paradoks şu ki iyi aile, “İyi aile yoktur” düsturuyla hareket edebilen aile olabilir ancak. En iyi anne baba bile çocuğuna zarar verir. Anne-babanın çocuğa verdiği zararı örtbas edebilmek için anne-babalık kurumsallaştırılmış ve kutsallaştırılmıştır.