Haram, Kul Hakkı ve Yargı
Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, geçtiğimiz günlerde hâkim ve savcılara seslenirken çarpıcı sözler söyledi: “Hâkim ve savcılar gösterişten, riyadan, haramdan, yalandan şiddetle kaçınmalıdırlar. Üzerlerinde kul hakkı olmamalıdır. Kul hakkı çok önemlidir, ibadetle affolmaz. Haram yiyen insanların gönül gözleri gerçeği göremez. Midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır. Haram ile abat olanın sonu berbat olur.” Bir Anayasa Mahkemesi Başkanının bu açıklıkla konuşması, aslında çok katmanlı bir çaresizliğin ifadesi. Anayasa’nın açık lafzına rağmen Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri pratikte bağlamamakta; ilk derece mahkemeleri yalnızca siyasi boyutu olan kararlarda değil, temel haklara ilişkin yerleşik içtihatlarda da AYM’nin verdiklerini çoğu zaman tanımamakta; AİHM’in kesinleşmiş önemli kararları yıllardır uygulanmamaktadır. Buna paralel olarak yargı camiasının önemli bir bölümü kararlarını bağımsız hukuki ölçütler yerine iktidarın beklentileri doğrultusunda kurabilmekte; hâkim-savcı eliyle yürüyen kayırmacılık ve yolsuzluk, münferit bir sapma değil yapısal bir durum hâline gelmiş, kurumsal denetim mekanizmaları ise işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu ortamda, yüksek mahkemenin başkanı için vicdana hitap etmek dışında çok fazla imkan da kalmamıştır. Alıntılanan sözler bu yüzden lafzından çok daha fazlasını, nasihat değil, kronikleşmiş acı bir tablonun teşhisini ifade ediyor. HSK anayasal görevlerini yerine getirseydi, ülkede yolsuzlukla mücadele kurumsal bir gerçeklik olsaydı, hukuk devletinin gerektirdiği gibi yanlış yapanın olağan denetim mekanizmalarıyla tasfiyesi sağlanabilseydi, bir mahkeme başkanı için “haram lokma” ve “kul hakkı” üzerine kürsüden ders verme zorunluluğu
Alıntı
“Şimdi burada bir parantez açalım ve yanlış bilinen bir gerçeğin altını - tekrar - çizelim: Pek çok kişi PKK'nın 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan ağır baskı ve işkenceler sonucu ortaya çıktığını, cezaevinde insanlık dışı muamelelere uğrayanların çıkışta PKK'yı kurduğunu sanıyor, (Medyada bu yönde fikir beyan eden çok sayıda konuşmacıya rastladım.) Yani PKK'yı 12 Eylüľe bağlıyorlar. Oysa bu doğru değil; bunlar ya PKK'nın geçmişini bilmiyorlar ya da PKK'yı masum göstermek adına olayı saptırıyorlar. Gerçek şu ki, PKK 12 Eylül 1980 darbesinden 5-6 yıl önce kurulmuş bir örgüttür. Önceleri kendilerine "Apocular" adını veren bu örgüt, 27-28 Kasım 1978'de Diyarbakır / Lice / Fis (Ziyaret) Köyündeki toplantıda PKK adının kullanılmasına karar verir. Ancak adını resmen duyurması 8 ay sonra - 29 Temmuz 1979'da Bucak Așireti lideri ve Adalet Partisi Urfa (o dönemde adı henüz Şanlıurfa değil) Milletvekili Mehmet Celal BUCAK'a suikast girişimiyle olur; bu suikast ile olay yerinde PKK imzalı bir "bildiri" bırakarak ilk defa adını resmen duyurur. İşte böyle… Ve yukarıda ifade ettiğimiz gibi, 12 Eylüle kadar 1977'lerde "Apocular", 29.07.1979'dan itibaren de "PKK" adıyla pek çok acımasız cinayete imza atmışlardır.” (Alican TÜRK, Güneydoğu’da PKK Entrikaları ve Faili Meçhuller, S:86)
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Zülfü Livaneli Cezaevinde yatmış olan edebiyat karakterlerini gözümün önüne getirmeye çalıştım. Ranzanın bir ucuna Meursault ‘u oturttum,onun yanına, aralarında Fransızca konuşsunlar diye Jean Valjean’ı yerleştirdim. Biraz ötede Katyuşa ile Raskolnikov fısıl fısıl Rusça konuşuyorlardı, herhalde Nehludov‘un ziyaretinden söz ediyorlardı.Keşanlı Ali duvarın dibine ilişmişti, Dr. B ise zihninden satranç oynuyordu Kardeşimin Hikayesi
Genel Kültür
…sebebi har
son günlerimi yaşarken  kalbimin artık ne kadar yorgun düştüğünü düşünmeni isterim  bacağının birisi kırılan sandalye kadar gereksizim  sanki bütün yaşama sevincimi almışlar  ve bir kürtajdan sonra kalan ne varsa bir kadında  o kadar kalmışım, o kadar kalmış bir şeyler.  içinde yaşadığım şu dünya da içimde yarattığım bu boşlukta  midemden başlayıpta bütün vücudumu dolaşan bu korkutucu hortumla  savrulup duruyorum yıllardır  kimseye derdimi anlatamıyorum  ki zaten dinleyen herkes için başka bir lisan gibiyim.  bu yüzden ve senin gül kokan yüzün yüzünden  eskimiş, anlamını yitirmiş  yırtık pırtık cümlelere kendimi yama yapıyorum  bana ait bir kapı, bir kalp  veya çocuktan bozma şu nefsime bir dönme dolap  çok şey istemiyorum ki..  bir çocuk parkının tam ortasındaki mezar kadar değil  bir mezarlığın yanındaki çocuk parkını gören bir mezarlık kadar  ve bunların baş rolünü oynayamayan bir ölü adamın şansı kadar  şanslı olmak istiyorum bu hayatta.  ben ellerini tutmak istiyorum, seninle yürümek  yürürken başını omzuma yasladığında  gökyüzüne bakıp, şükretmek    garantisi bitmiş bir elektronik parça değil kalbim  kalbim bir serçe, küçük bir serçe  kaçmayı asırlardır savunmak sanan  kanatları yeri geldiğinde dağları kaplayan  yeri geldiğinde bir yaprağın kalıbına bile sığmayan
Sabahattin Ali'yi çok seviyorum. Herkesin sadece bir şarkı olarak bildiği "Dışarıda deli dalgalar gelir de duvarları yalar" dizelerini rutubetli Sinop Cezaevi'nde mahkumken yazarken, kızı Filiz ve eşi Aliye'yi çok sevip onlara hep mektuplar yazmayı unutmamış. Yaşadığı tüm maddi ve siyasi zorluklara rağmen o cezaevinde hayatta kalma savaşı vererek eserler yazmaya devam etmiş. Yıl 1948'de üzerindeki baskılardan bunalıp yurt dışına kaçmak istese de tam da Bulgaristan sınırında, kendine rehberlik eden kişi tarafından katledilmiş ve yorgun kalbi son kez o sınırda atmış, sonrasında ise durmuş. Onun cansız bedenini aylar sonra bir çoban bulmuş, yanındaysa hiç bitirmediği notları varmış.
Edebiyat
Özellikle o dönem PKK-DERİN DEVLET (Fetöcü polisler) tarafından işlenen tüm cinayetler maalesef HİZBULLAH cemaatinin üzerine atılmış ve bu iftira ile Beykoz'da Hizbullah cemaatinin lideri Hüseyin Velioğlu şehid edilmiş, çatışmanın yaşandığı olay mahaline Fetö, Pkk ve işbirlikçilerinin bıraktığı delillerle ve o dönemin Fetöcü ve Laik zihniyetin elinde bulunan MEDYA aracılığıyla bu suikast toplumun zihnine Hizbullah Suikasti, Cinayeti ve Davası olarak kazınarak, toplum buna inandırıldı. Cemaatin binlerce mensubu asit bidonlarında yakılmak üzere faili meçhul cinayetlere kurban giderek şehid edildi ve Fetöcü Hakimler tarafından zindana atıldı. Vatan hani ve siyonist uşağı olan Fetö darbesinden beri o hakimlerin eliyle zindana giren bu mazlumlar hala cezaevlerindeler, oysa cezaevinde olması gerekenler onlara bu kumpası kuran fetöcüler ve fetöcü hakimlerdir...

Sessiz⁴⁶

@hzb1978
·
Fetöcü Polis - PKK İşbirliğiyle Öldürüldü...
Tüm bu soru işaretlerinin ortadan kalkması için dönemin içişleri bakanı Sadettin Tantan’a büyük görev düşüyor. Suikastin hemen ardından bütün gözler Hizbullah’a çevrilmiş ve suikasti Hizbullah’ın işlediği kabul görmüşken, “Hizbullah olmayabilir” şeklinde açıklama yapmasının nedenini söylemesi gerek. Aksi takdirde bazı kişilerin töhmeti altında kalacak. Zira, Gaffar Okkan’ın babası Fikri Okkan, Hendek’te yaptığım görüşmede, yaşlı gözlerle şöyle söylemişti: ‘‘Tantan oğlumun gerçek katilini biliyor ama söylemiyor...”
Sayfa 14 - Güncel Yayıncılık