İnançlarımız, düşüncelerimiz, okuduklarımız, bunalımlarımız, buhranlarımız, acılarımız, duygu ve düşüncelerimiz ve pek tabii anlama kapasitemizle birlikte kısacası yaşam tecrübemiz, kitapları anlama ve yorumlama noktasında bize yol gösterir. Böyle hacimli bir kitabı da okuduktan sonra sindirebilmek gerekir. Çünkü hem yazarın hem de Rus Edebiyatı'nın ve biz okurların başyapıt olarak gördüğü bu muhteşem eseri yorumlamak haliyle korkutuyor. Ama tekrar tekrar okumak isteği uyandırdığı için kaçırdığımız bir nokta bu okumalarla ortadan kalkacaktır diye düşünüyorum.
Gönül rahatlığıyla başyapıt diyorum çünkü bunu fazlasıyla hak ediyor. Oluşturduğu karakterler ve bu karakterler üzerinden yaptığı felsefi diyaloglarla, sorgulamaya iten ahlaki çıkarımlarıyla ve toplumun bir uzantısı olarak bireyin o çalkantılı ruh hallerini, öyle bir tahlil ediliyor ki okuyan hiç kimse ‘yo, ben etkisinde kalmadım’ diyemez.
Olayların edebi derinliğinin yanı sıra, yazarın ışık tutmadığı konu yok gibi. Felsefeden sosyolojiye, teolojiden psikolojiye her alanda eleştirel düşünme becerilerimizi adeta harekete geçiriyor. Mesela felsefi açıdan inancı sorgulamayı; Tanrının varlığını ya da yokluğunu ve bunun neticesinde nelerin mübah olduğunu, psikolojinin inanan insanın varoluşundaki önemini, dini düşüncenin kökenlerini, sosyolojik açıdan; çökmüş bir aileyi, bireyi ve toplumu, onun ahlaki çatışmalarını, baba olmayı, baba sevgisini, bir cinayet üzerinden; adalet sistemini, hukuki değerleri, suç, ceza, yargılama, merhamet ve vicdan gibi etik kavramları derinlemesine irdelemeyi, din üzerinden; bağnazlığın, yobazlığın ve kilisenin durumuna eleştiril bir açıdan bakabilmeyi sağlıyor.
Gelelim karakterlere…
Her biri öyle güçlü ve öyle gerçekçi ki hem yazarın kendi hayatından izler taşıması sebebiyle hem de