Eğer Ermeniler 1915 trajedisinden sonra bu coğrafyanın fiziki ve siyasi sınırları içinde sıkışıp kalsalardı, bugün ne dünyada seslerini duyurabilecekleri bir kamuoyu desteğine ne de o muazzam maddi güce ulaşabilirlerdi. Yaşadıkları büyük yıkım, paradoksal bir şekilde onları Batı’nın merkezlerine (ABD, Fransa, Lübnan) fırlattı ve orada küresel kapitalizmin, medyanın ve siyasetin kurallarını öğrenerek hayatta kaldılar.
Ermeniler sadece göç etmediler; kararların alındığı güç merkezlerine yerleştiler. Bugün Kaliforniya (Glendale/Fresno), Boston ve Paris, Ermeni lobiciliğinin kalbidir. Ortadoğu'nun baskıcı rejimlerinde mülk edinme ve siyaset yapma şansınız yokken, ABD ve Fransa’da hukukun koruması altında devasa holdingler, medya organları ve vakıflar kurdular. ANCA (Amerikan Ermeni Ulusal Komitesi) gibi yapılar aracılığıyla, Amerikan seçimlerinde senatörleri ve başkan adaylarını doğrudan finanse edecek bir "seçmen ve sermaye gücü" haline geldiler.
Ermeniler Batı’ya gittiklerinde sıfırdan bir örgütsel yapı kurmak zorunda kalmadılar. Ermeni Apostolik Kilisesi, gittikleri her ülkede anında bir "konsolosluk" gibi çalışmaya başladı. Kilise sadece dini bir mekan değil; okulların, gazetelerin, ticaret ağlarının ve siyasi partilerin (Taşnak/Hınçak) etrafında toplandığı kurumsal bir çimento oldu.
Ortadoğu’da kalsalardı tarım, zanaat veya yerel ticaretle sınırlı kalacak bir nüfus; Batı'da akademisyenler, hukukçular, küresel iş insanları (Kirk Kerkorian gibi milyarderler), sanatçılar (Charles Aznavour, Cher) ve medya patronları yetiştirdi. Seslerini duyuran şey sadece "mağduriyetleri" değildi; o mağduriyeti Batı'nın elit diline tercüme edecek entelektüel ve finansal kapasiteydi.
Batı'da liderleri ve partileri finanse etmek tek başına yeterli değildir; o liderlerin temsil ettiği