Sabahın erken saatlerinde, Akhilleus hâlâ uyurken veya öğleden sonraları mızrak çalışması yaparken kendi kendime gezintiye çıkmaya başladım. Yanıma bir flüt alıyor ama nadiren çalıyordum. Flüt çalmak yerine sırtımı dayayacak bir ağaç buluyor, dağın en yüksek noktalarından kopup gelen keskin servi ağacı kokularını içime çekiyordum.
"Bu organlardan birinde açılan yara, eninde sonunda ölümcül olur ama ölüm en çabuk buradan gelir." Parmağı, Akhilleus'un şakağındaki hafif çukurluğa dokundu. O noktaya, Akhilleus'un hayatının o kadar savunmasız olduğu o yere dokunulduğunu görmek içimi ürpertti. Başka bir konu açılınca sevindim.
Akhilleus annemin lirini çalar, ben de onu seyrederdim. Çalma sırası bana gelince, parmaklarım tellere dolaşırdı. Öğretmenin benden yana umudu yoktu. Umurumda bile değildi. "Bir daha çal," derdim Akhilleus'a. O da karanlıkta parmakları zar zor seçilebilir hale gelene kadar çalardı.
Ne kadar değiştiğimi sonunda fark ettim. Yarıştığımızda kaybetmeyi, kayalıklara kadar yüzdüğümüzde geride kalmayı, mızrak çarpıştırma veya taş sektirmede yenilmeyi artık umursamıyordum. Böyle bir güzellik karşısında mağlup olmaktan kim utanırdı ki? Akhilleus'un kazanmasını seyretmek, kumları döven ayak tabanlarını veya tuzlu suda inip çıkan omuzlarını görmek yeterliydi. O kadarı yeterliydi.