cheblo

cheblo
dalga gider, sahili hatırla
Mutfakta, ocakta ıslık çalarak kaynayan çaydanlık alarm veriyor, buharı tüten patates tencerenin dibine siniyor, kabukları pörsümüş yer elması bön bön etrafa bakıyor, salamuraya yatırılmış beyaz lahana dinlenmede, pencereye vuran akşam ışığı, işte sağduyunun dingin parıltısı. Mutfak tezgahında dumanı tüten portakallı kek. Göz açıp kapayana dek, süpürgeliği boydan boya kateden fındık faresi. Göz bebeğiyle birlikte hareket eden küçük lekeler gibi. Çocuklar var oturma odasında, ateşin başında uyukluyorlar. Gitgide derinlere inerek. Sessizlik onları uykunun daha alt katmanlarına gömüyor. Beklenmedik gürültüler, kulak tırmalayan sesler, onların rüya âleminde kendilerine anlamlı yerler buluyorlar. Uyanınca hatırlanacak puslu hayalleri, zihnin izbelerine perçinliyorlar. Yanılıyor muyum, bakır kâsede soyulmuş, dilimlenmiş elmalar var, kabukları sobanın üzerinde, ateşin direnilemez gücüyle kızarıp hararıyor, içe bükülüp kıvrım kıvrım oluyorlar. Kavrulan tarçın kabuğunun, havlıcan kökünün, karanfil tanesinin rayihasına karışarak...
Sayfa 131·Kitabı okudu
Reklam
Kayboldum ben. Coğrafi bir kayboluş değil bu. Bir kimlik kaybı. Benliğin boşlukta asılı kalışı. Varlığın bir kesenin içine çekilmesi. Bilincin bulanık sularda yüzüşü. Ucu bucağı olmayan bir ormanda yürürken yönümü şaşırıp bir düzlüğün kıyısına ulaştım sanki. Sınırları görünen ama bir türlü katedilemeyen bir düzlük. Gökyüzünü görüyorum. Sağa sola seyreden bulutları seçiyorum. Ama güneşi, ayı, yıldızları göremiyorum. Suyun akış yönünü, karınca yuvalarının nereye baktığını, ağaç gövdelerindeki yosunları seçemiyorum. Yön işaretlerini bile göremeyecek kadar derinlerde bir kayboluş benimki. Yokluğun içinde yol almaya çalışan bir divaneyim, hiçliğin dalgalarına batıp çıkan bir derviş, yerleşik bir abdal. Tahmin edilemezi hesaplamaya çalışıyorum. Şüpheli durumları kanıksamaya uğraşıyorum. Geçmişin silinen izlerini daha da örtüyorum. Bilinmezler rahatsız etmesin istiyorum beni. Ama içimdeki o sinsi kıpırtı yok mu! Birbirine sürtünen değirmen taşları, boğazıma kadar gelen acı tozları, ağır ağır dönen, her dönüşünde daha derine inen paslı matkap. Bu sızıdan kurtulmak için gereken tek şey umursamazlık belki. Kendini zamanın akışına, koşulların cereyanına, yeryüzünün dört yelinin ellerine bırakmak. Sana bir şeyler anlatmaya gelmiş bir yaprağı tutmayıp yere düşerken izlemek. Su kıyısında sürüklenen dalları akıntıya koyvermek. Yüzüne vuran rüzgâra sırtını dönmemek. Gözünü kamaştıran gün ışığını, tenini pudralayan ay ışıltısını, çakalların gözlerinde yanıp sönen, içini titreten kıvılcımları sönmeye bırakmak. Biliyorum, benim kayboluşum bir yalnızlık hâli. Yalnızlığım, kayboluşumu pekiştiriyor. Yerimi saptamamı engelliyor. Ne yapıyorum? Ellerimle havayı yokluyorum. Yokluğu, hiçliği. Zamanın çevreme ördüğü duvarın sıvalarını, pütürlü harcını hissediyorum. Karanlığın altıma serdiği
Sayfa 127·Kitabı okudu
Beyazlar içinde iki genç kız vardı. Bir kuzey adasının girintili kıyılarında. Sise gömülü bedenleri suyun yüzünde alçalıp yükselerek akıyordu, açığa doğru. Büyük batı rüzgârlarına yüzlerini dönmüş, turbalık ve fundalıklara sırt çevirmiş, el ele uzaklaşıyorlardı çakıllı kıyıdan. Usul usul, kararlı. Sonuçta açık denize ulaşacakmış, kambur balina yüzgeçlerini aşacakmış, sisten kurtulacakmış, ufukta kaybolacakmış gibi. Uçları köpüklü dalgalar eteklerini yalıyor, suyu emen elbiselerindeki nemli karaltı her adımda yukarı doğru yükseliyordu.
Sayfa 102·Kitabı okudu
Geri dönerken uçsuz bucaksız sarı toprağın üzerinde birbirinin aynı, irili ufaklı yüzlerce yükselti gördüm. Daha önce görmemiştim onları. Bazılarının üzerinde yeşilimsi lekeler var, bazılarında toprağın kızıla, yeşile döndüğü katmanlar var, bazıları tümüyle çıplak, bazılarında sadece kuru çalılar. İçlerinde kubbe biçimli olan tepe diğerlerinden farklı gözüküyordu. Neredeyse tümüyle yeşil. Üzerinde çiçekli çalılar, otlar, kır bitkileri gözüküyordu. Demir yolundan ayrılıp oraya doğru yaklaştıkça tepenin öte yamacında toprağa dikilmiş taşlar olduğunu fark ettim. Yaklaştıkça tüm taşlar ortaya çıktı. Kimi dik, kimi yamuk, kimi de toprağa devrilmiş, üzerlerini toz toprak, çalılar örtmeye başlamış. Küçüklü büyüklü, kimileri kare biçiminde, kimisi uzun, tepeleri sivriltilmiş onlarca dikili taş. Bunlar insan elinden çıkma, yontulmuş taşlar. Düz yüzeylerindeki, kenarlarındaki keski izlerinin sert hatlarını zaman törpülemiş. Mezar taşları bunlar. Üzerlerinde hiçbir yazı, işaret, suret yok, sadece keski izleri. Yaşayanlar diyarından göçenler için dikilmiş hatırlatıcılar, vakti geldiğinde ölenin yeri bulunsun, unutulmasın diye dikilmişler. Ama o vakit ne vakit gelir, bilmem.
Sayfa 96·Kitabı okudu
Göçerler gibi ölümden korkmuyorum ben. Beni kederlendiren başka bir şey var. Korku değil bu, eminim. Ne olduğunu tam bilmediğim bir şey. Zaman zaman karnımın bir yerlerinde dolaşan belli belirsiz bir sancı. Göğüs kafesimde bir boşluk duygusu. Suların yüzünde, ağaç dallarında, toprağın üzerinde gördüğüm şekillerin hüznü. Havanın değişmesi, yere düşen damlalar, kuruyan yaprakların renkleri...
Sayfa 50·Kitabı okudu