Geri dönerken uçsuz bucaksız sarı toprağın üzerinde birbirinin aynı, irili ufaklı yüzlerce yükselti gördüm. Daha önce görmemiştim onları. Bazılarının üzerinde yeşilimsi lekeler var, bazılarında toprağın kızıla, yeşile döndüğü katmanlar var, bazıları tümüyle çıplak, bazılarında sadece kuru çalılar. İçlerinde kubbe biçimli olan tepe diğerlerinden farklı gözüküyordu. Neredeyse tümüyle yeşil. Üzerinde çiçekli çalılar, otlar, kır bitkileri gözüküyordu. Demir yolundan ayrılıp oraya doğru yaklaştıkça tepenin öte yamacında toprağa dikilmiş taşlar olduğunu fark ettim. Yaklaştıkça tüm taşlar ortaya çıktı. Kimi dik, kimi yamuk, kimi de toprağa devrilmiş, üzerlerini toz toprak, çalılar örtmeye başlamış. Küçüklü büyüklü, kimileri kare biçiminde, kimisi uzun, tepeleri sivriltilmiş onlarca dikili taş. Bunlar insan elinden çıkma, yontulmuş taşlar. Düz yüzeylerindeki, kenarlarındaki keski izlerinin sert hatlarını zaman törpülemiş. Mezar taşları bunlar. Üzerlerinde hiçbir yazı, işaret, suret yok, sadece keski izleri. Yaşayanlar diyarından göçenler için dikilmiş hatırlatıcılar, vakti geldiğinde ölenin yeri bulunsun, unutulmasın diye dikilmişler. Ama o vakit ne vakit gelir, bilmem.