Başkaları bizi kendilerine -pervasızlıklarına, adaletsizliklerine, düşüncesizliklerine- öfkelenmeye zorlarlarsa, üzerimizde güçlerini denemiş olurlar, ruhumuzun içine yayılıp yiyip bitirirler onu, çünkü öfke, bütün yumuşak, soylu ve uyumlu duyguları dağıtan, bizi uykumuzdan eden kor bir zehir gibidir. Uyuyamayıp ışığı yakarız ve kanımızı emip gücümüzü tüketen asalak bir parazit gibi içimizde yuva kuran öfkeye öfkeleniriz. Sadece verdiği zarara kızmayız, bir başına içimizde gelişmesine de kızarız, çünkü biz şakaklarımız zonklayarak yatağın kenarında otururken, öfkenin uzaktaki asıl faili, kurbanı olduğumuz öfkenin parçalayıcı gücünden zarar görmeden kalır, içimizdeki insansız sahnede, sessiz öfkenin parlak ışığına bulanmış olarak sadece kendimiz için müphem figürler ve müphem sözlerle bir oyun sahneleriz; ve bu sözleri, buz gibi alevlenen bir ateş olarak iç organlarımızda hissettiğimiz umarsız bir öfkeyle müphem düşmanlarımıza fırlatırız. Bunun, karşımızdakine zarar verme olanağı bulabileceğimiz ve zararın iki yanlı dengelenebileceği sahici bir hesaplaşma değil de bir gölge oyunundan ibaret olmasından duyduğumuz çaresizlik büyüdükçe zehirli gölgelerin dansı daha da çılgınlaşır, düşüncelerimizin en karanlık katakomplarına kadar peşimizden gelirler. (Saldırıya geçeceğiz diye düşünürüz hiddetle; ve geceler boyu karşımızdakinde yangın bombası etkisi yaratacak sözler arayıp buluruz, öyle ki artık içinde öfke alevleri parlayan kişi o olur, biz ise, karşımızdakinin yenilgisinden duyduğumuz sevinçle sakinleşmiş olarak huzur içinde kahvemizi içeriz.)
Öfkeyi doğru biçimde kullanmak ne anlama gelebilirdi? Karşılarına çıkan şeyler yüzünden kesinlikle susup kalan ruhsuz yaratıklar olmak istemiyoruz, değerlendirmeleri, soğuk, ruhsuz hükümlerde tükenip giden yaratıklar, hiçbir şey