Yoksa biz, bir hayatı bütün olarak anlatabilmek için yeterince şey yaşamış olma ihtiyacında mıyız?
Sonunda, bir otoportre sorunu mu, onaylayabileceğimiz bir hayat olması için yapmış ve yaşamış olmamız gereken şeylerin ne olduğuna dair uzun zaman önce edindiğimiz belirleyici bir kavram mı? Ölüm korkusunun, gerçekleşmemiş şeyden korkmak olması -görünüyor ki- tamamen benim elimde, çünkü kendi hayatımın nasıl yaşanacağının tablosunu çizen benim. Şu düşünceden daha yakın olanı var mı: Öyleyse bu tabloyu değiştiririm ben ve hayatım daha şimdiden ona uygun olur, ölüm korkusu da hemen yok olur. Yine de yapışıp kalırsa üstümde, şundandır: O tabloyu her ne kadar kendim, bir başkası değil de kendim çizmişsem de, gelişigüzel ve keyfi yapılmış değildir, rastgele değiştirilemez, içimde demirlidir ve duygularımın ve düşüncelerimin beni oluşturan kuvvet oyunundan doğup gelişir. Böylece ölüm korkusunu, olmayı istediğimiz kişi olamamak korkusu olarak tanımlayabiliriz.
Jorge'yi gecenin ortasında gafil avlayan ve bazı hastalarımda ölümcül tanıyı açıkladığım kelimelerle tutuşturduğum o gün gibi aşikar ölümlülük bilinci, başka hiçbir şeyin etmediği kadar rahatsız eder bizi, çünkü biz, çoğunlukla hiç bilmeden, böyle bir bütünlüğü amaçlayarak yaşarız, çünkü hayatta kalabildiğimiz her an, hayatiyetini, o bilinmeyen bütünlüğün yapbozunda bir parça olmaktan alır. Bu bütünlüğüne asla ulaşamayacağımız kanaatine varınca, artık ona ulaşmak için yaşayamayacağımız zamanı nasıl yaşamamız gerektiğini ansızın bilemez oluruz. Bu, ölüme mahkum hastalarımın bazılarının başından geçen tuhaf, sarsıcı bir deneyimin nedenidir: Ne kadar azalmış olursa olsun zamanlarını nasıl kullanacaklarını bilemezler.