Vücudun şekere değil, glikoza ihtiyacı var. Glikozu sağlamak için en kötü kaynaklar işte bu şekerli besinler, şekerli içecekler, tatlılar, sofra şekeri, reçeller, alkol, unlu besinler, ekmek, makarna, pasta, pizza, börek, kurabiye vs. vs. Yani aklımıza gelen her şey.
En bilinen gıda duyarlılıklarıyla baş etmek için en kolay çözüm:
* Un grubunu karabuğday unu ile değiştirmek
* İnek sütü yerine kefir içmek
* Peynir olarak lor peyniri tercih etmek
* Süt-yoğurt-peynir için keçi, koyun ve mandadan üretilen ürünleri seçmektir.
Vücut içinde her gün pek çok hormon üretilir ve işi biten günlük hormonların da temizlik yeri karaciğerdir. Tiroit hormonundan uyku hormonu melatonine, seks hormonu testosterondan stres hormonu kortizole kadar hepsinin fazlası karaciğerden temizlenir.
Mesela kadınlarda, östrojenin günlük ihtiyaçtan fazla olan kısmı karaciğere detoksa gider. Östrojen, faz 1 ve faz 2 detoks sistemlerinden geçerek ayrıştırılır ve artıkları safra ile bağırsağa atılır. Bağırsak yavaş çalışıyorsa ve lifli besinlerle beslenilmiyorsa, atılacak olan östrojen geri emilip tekrar karaciğere detoks için getirilir. Sanki vücut fazla östrojen üretmiş gibi olur. Görüldüğü üzere meme sağlığı ile bağırsak sağlığı bu şekilde birbiri ile alakalıdır. Lifsiz beslenme ve kabızlık bu sebeple meme sağlığını olumsuz etkiler.
Raf ömrü uzadıkça, işlem gördükçe, rafine oldukça yiyecekler, kendi canlılıklarını kaybederler. Başlangıçta doğal halde iken yiyeceklerde canlılık vardır, çünkü içleri elektron doludur. Amaç bu elektronları almak olmalıyken; biz işlenmiş, raf ömrü uzun gıdalar tüketerek içi sadece proton dolu "ölü" yiyecekler yemiş oluruz. Protonlandıkça biz de yavaş yavaş ölürüz!
Biliyor musunuz; insan öldüğü an kaybettiği 21 gramlık ağırlık, vücudundaki toplam elektron miktarının ağırlığıdır. Ölüm, vücutta hiç elektron olmaması ve bu yüzden hiç biyoelektrik akmaması halidir.
Pil de elektronları bitince biter!