Victor Hugo’nun bir taşlama,hiciv eseri. Kendisi bir gün bir idam olayının gerçekleşme anına rastlamış ve bundan çok etkilenmiş. Bunun insandışı bir uygulama olduğunu düşünüyor, tabii ki haklı olarak. Yani büyük suçlar işlemiş kimseleri tabii ki de cezalandırmamız gerekiyor ama bu şekilde değil. (“Suç hastalıktır, suçlu ise hasta. Yok edilmesi değil tedavi edilmesi gerekmektedir.”) İdamın ne derece doğru bir hüküm olduğunu başkarakterin düşünceleri üzerinden bizim vicdanımıza dokunarak aktarıyor. Karakterin psikolojik tahlilini o kadar öz ve etkili bir şekilde yapmış ki onunla giyotine sanki ben de gidiyormuş gibi hissettim. Onun içerisinde bulunduğu çaresizliği ve umutsuzluğu, hayatının o karardan sonra hiçbir anlamının olmayışını ben de hissettim, sanki kurbanlık sırasını bekleyen ama onun da farkında olan bir koyun gibiydi (“benim önümde, sanki bir eşyadan söz edermiş gibi, benden konuşuyorlardı”) ki bu dini açıdan da, etiksel anlamda da, hukuksal açıdan da çok yanlış. Ayrıca kitapta kişilere bu cezayı verdiğimizde aslında o kişileri değil o kişilerin yakınlarını cezaya çarptırdığımıza değiniyor. İdam cezasını da adaletin tecelli etmesinden daha çok aslında toplumların bir eğlencesiymiş gibi görüyor. İdama götürülen kişilerin idam edilirken çevresinde halktan bir sürü insanın doluşması ve bunu gerçekten bir eğlenceye dönüştürmüş olmalarını da parmak basmış.
Biz bu mahkumun suçu ne bilmiyoruz. Sonundaki giyotin sahnesini de bilmiyoruz. Yalnızca bu yolda hissettiği duyguları açıklıyor ki bu şekilde dile getirmiş oluşu da bence durumu daha etkili kılmış, önyargılarımızdan tamamen kopmuş bir şekilde bakabilmemizi sağlamış.
Beni en çok etkileyen 2 sahne: Başta karakterin uzun seneler boyunca kürek cezasına çarptırılmaktansa idamı yeğlerim demesi, başlarda kızgın olması