Yedi Kapılı Kırk Oda ,
Murathan Mungan'ın
"Kırk Oda" serisinin
üçüncü kitabıdır.
Üç kemer ve
bir kapı olmak uzere
dört bölümden
oluşan kitabın
içeriğine kısaca değinirsek,
Postmodern bir yaklaşımla,
anlam arayışı,
varoluşculuk,
metinler arası göndermeler,
gizem ve derinlik,
Efsaneler,
masallar ve tanıdık kahramanlara
gerçekçi bir bakış..
Mungan edebiyatı,
uluorta ,görünür ,
kolay anlaşılır bir renge sahip değil,
Cok katmanlı bir kere,
içiçe geçmiş ,
birden fazla anahtarı elinde tutan,
özenli bir yaklaşıma yakın duran,
ruhuna karşıdan bakabilenlerin,
sadece yüzleşmeyi göze alan
cesur okurların
çıkabildikleri bir serüven...
bir giz...
"Herkes kendi zayıflïklarını bildiği için kimse bir diğerine güvenmez. "
"Düşünceleri, duyularina düşman olmuş bir insandır o.
İki parçaya bölünmüş insan."
"İşte bunların hepsi ;yani kalabalık taş kutular ,taş yarıklar,
oradan buraya uzanan
binlerce ırmağın içindeki insanlar ,
gürültü,
kargaşa; ağaçtan,
gökyüzünün mavisinden,
temiz havadan ,
bulutlardan yoksun kapkara kumlar ve dumanlarla kaplı yerler
Papalagi'nin "kent"adini verdiği şeydir.
Ömründe hiçbir ağaç,
tek bir ırmak ve
gökyüzü görmemiş ve de
Büyük ruh'la yüz yüze
gelmemiş insanların yaşadığı,
ama yine de
gurur duydukları yaratıları. "
Erich Scheurmann 'ın gerçek bir hikayeden yola çıkarak kaleme aldığı
"Göğü Delen Adam "
Samoa yerlilerinin
Avrupalı beyazlara olan
bakış açısını başarıyla anlattığı bir kitap.
Scheurmann Samoa'ya yaptığı gezide ,
kabile şefi olan Tuavii ile tanışır.
Onun yerel halkına yazmış olduğu mektup niteliğinde notlarından
yararlanarak bu kitabı yazar.
Kitabın ana konusu
kabile şefi Tuavii 'nin Avrupalı beyazlar
hakkinda kişisel gözlem ve görüşlerinden oluşuyor.
Papalagi denilince
beyazlar ya da yabancılar anlaşılıyor .
Halkina yazmis oldugu bu mektupta
Tievalı Tuavii 'e göre kaos içinde varlığını sürdüren batı uygarlığının makinelesme,kentleşme,
barınma, zaman yonetimi,
para hırsı, meslek sahibi olma,
mülkiyet gibi konularına karşı
yoneltmis olduğu sert eleştiriler
ve insani insan yapan değerlerin
yitirilmesine dair
güçlü tespitleri yer aliyor.
Okudukça bu kabile sefininin
ne kadar haklı olduğunu üzülerek farkediyorsunuz.
Bugün size ruhuma dokunan ,beni çok etkileyen bir kitaptan bahsetmek istiyorum. “Puslu Kıtalar Atlası”
İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayımlanmış ilk eseridir.
Tarihi roman olarak adlandırılsa da Fantastik kurgu türüne daha yakındır.
Tarihi bir zeminde postmodern edebiyatın farklı tekniklerinin ustaca kullanıldığı güçlü bir metin.
Roman
Rene Descartes’in metafizik felsefesinin ilk ilkesi “Düşünüyorum öyleyse varım”önermesi üzerinden ilerlese de tarih ,kara mizah,bilim,din gibi birçok farklı konuyu içinde barındırıyor.
Romanın geçtiği 17.yüzyılın Osmanlı dönemini ,
farklı bir bakış açısıyla yaklaşıp sadece fetih ve savaşlardan değil,
O coğrafyada yaşayan halkı ,
farklı din ve kültürlere sahip insanların bir
arada yaşama hallerine
de naif bir üslupla değiniyor.
İstanbul’u İstanbul yapan tarihsel büyü romanda sizi adeta içine çekiyor.
Kitapta bilginin ve bilgiye ulaşma çabasının önemi yoğun bir şekilde hissediliyor.
Konusuna kısaca değinirsek
Baş kahramanımız Uzun İhsan Efendi ,Hayal gücü çok zengin bir haritacı,
tüm dünyayı dolaşıp bir Atlas hazırlamak istiyor.Fakat evinden pek çıkmayan,gününün çoğunu uyuyarak geçiren biri.
Bu nedenle rüyalarına sığınıp iç dünyasında yolculuklara çıkarak başından geçenleri Puslu Kıtalar
Atlas’ı kitabına aktarır ve oğlu Bünyamin’e emanet eder.
Kahramanlarının çokluğu ,
derin metni,
bir çok hikayeden oluşması ,
masalsı ve mizahi anlatımı ve
özgün üslubuyla,bir çok farklı bakışı açısıyla yorumlaya bileceğimiz ,üzerine uzun uzun konuşulabileceğimiz özel bir eser.
İhsan Oktay Anar,