Onu beklemiyordu, gelmeyeceğine emindi. O geçici bir yaz yağmuru, bir aydınlık fırtınasıydı. O kadar. Bununla beraber zihnine ve hayatına iyice yerleşmişti. Eve girerken, çıkarken, odasında kelimelerin ve fikirlerin peşinde dolaşırken, mutfağın kapısında, balkonda zaman zaman ona ve düşüncesine rastlıyor, bazı sözlerini tavırlarını hatırlıyordu. 
Bütün vedalar zordur. Bütün kopuşlar öyle. Bazen olmayacak şeylere alışırız. Tutunmaya çalışırız. Sonra bir yerde omuzlarımız düşer, beceremeyeceğimizi anlarız. O vakit kesip atmak gerekir. Ya onlar gider ya biz bırakırız. Esasında ikisi de aynı şeydir. Koparsın ve canın yanar, böyledir. 
“Bir şeyleri elimde tutmak için uğraşmaya inanmıyorum artık. Bırakmaya inanıyorum. Ben artık tutmayayım, sıkmayayım, endişe etmeyeyim, öyle kendi haline bırakayım her şeyi, kalacakları varsa kalsınlar, gideceklerse de gitsinler istiyorum.”
(…)
“Telefonu mesela,” diyorum sonra. “Sıkıldıysam kapatayım işte telefonu. Kapatayım gitsin. Artık sırf korkularım yüzünden istemediğim şeylerle uğraşmak, kendi ayağımla gidip onlara mahkûm olmak istemiyorum. İstemiyorum.”