Sana, Türk filmlerindeki kahvaltı sahnesi kadar güzel olan sana
Adımı söyle bana bir kalbim olsun
Seslenince bir şarkıyı başlatsın.
Sen bir ormansın bir ağacın içinde
Ben çorak tarla bir başağın içinde
O geminin ardından üzülme diye
Kaybolmuş gökyüzünü avucuna getirsem
Sen bir bulutsun bir yağmurun içinde
Ben kuru bir çölüm bir kumun içinde
Bana mektup yaz bir yurdum olsun
Kapısından çıkıp kapına dayanayım
Sen bir yuvasın bir odanın içinde
Ben kocaman bir hiçim senin içinde
Gamzeni kıskanıp yüzyıl öteden
Ay gelip yanağına otursun
Sen bir rüyasın bir gerçeğin içinde
Ben bir yarayım bir bıçağın içinde
Bütün kalemleri bir bir kırdım
Sesinden resim yaptım kendime
Sen bir hayatsın bir ölümün içinde
Ben bir ölüyüm bir bedenin içinde
Yaşamayı bilirdim eğer doğsaydım
Bunca yıldır yaşadım,onca yıldır ölüyüm
Sen bir cennetsin bir annenin içinde
Aile, çevre, toplum baskısı denen kelepçeler olmasa bugün diplomamı yırtar çöpe atar, sabah 8 akşam 5 bütün işleri rededer, hep aynı şehirde yaşamayı, aynı insanlarla konuşmayı bırakıp, yaşayacak kadar karnımı günlük doyuracak kadar kazanıp önce ülkemi sonra başka ülkeleri dizlerim tuttukça, ayaklarımda mecal oldukça, gözlerim gördükçe gezmeyi isterdim.
Kazanmak için çabaladığımız beton yığınları, lüks araçlar (ki artık ülkemizde bunun için sıradan bir vatandaş bir ömür çalışmalı), bankada dolgun hesaplar vs hepsi ama hepsinin ne kadar boş olduğunu gördüğüm bir dönemdeyim. Özgürüz diyoruz ama hepimizin etrafında çizilen bir çember var asla dışına çıkamıyoruz.
“Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam
O kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.”