Peş peşe beş kız çocuk doğuran anamdan, bir altıncı çocuğu, fakat bir erkek çocuğu kazanmaktan başka bir düşünceyle gezmiyordu babam, yıllardır.
Evimize çoktandır bu arzunun masum ve geleneksel bir isyanla karışık kokusu sinmişti. Bu koku, bir etiket gibi her duvara yapıştırılmıştı ve bakışını ondan çevirmek imkansızdı.
Dedelerimizin, babalarımızın ve sonra da bizlerin ruhları ayak basıncaya kadar da doluydu burası. Hep aynı şey kendi kendini ileri alarak, yükseklikten başı dönerek duruyor, taze insan filizlerine mukabil diplere doğru kayan, tortulaşan ve günün birinde içindeki can çekiliveren insanlar, bir uçtan mezarlığın misk kokulu toprağına taşınıyordu. Onlar bir zaman gelecek, ebediyen yeşerecekler.
Ve toprağımızdaki hayat hiç değişmeyecekti.
Yükseklerden bakıyorum toprağımıza. Bir gün gelecek ki "kırmızı emperyalizm" dediğimiz yılan, bu kayalıklardan ona doğru da tırmanacak. Ama biz, onun kemiklerini kıracak ve bir gecede bırakıp gittiğimiz bu köy, şerefli savaşçıların önündeki bir meşale gibi yanacak.
Biliyor musunuz, ben bu çağdan nefret ederim. Etimle, kemiğimle, hücrelerimle nefret ederim. Makina, makinanın o korkunç dişlileri nasıl kemirir canımı. Bir bilseniz, bir bilseniz. Nasıl ezilir, nasıl susarım. Bir kayanın, bir bitkiye, bir canlıya örneğin üzerindeki bir karıncaya yabancılığını düşündünüz mü hiç? Bir kişinin anıtı ile "mermerden bir kişi" ile, "bir kişinin" birbirine benzemediğini düşündünüz mü hiç? Bir çağı kabullenip ben'le o içimdeki arasında böyle bir ayrıntı var. O ikisi birbirine öyle yabancı ki...