Cihangir Kaya

Cihangir Kaya
@cihangirky
77 okur puanı
Ocak 2026 tarihinde katıldı
7/10
·346 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
İnsan ruhunun karanlık ve ışıklı dehlizlerinde gezinirken, tutkunun ve kibrin nasıl iç içe geçtiğine, aşk denen o yüce ve bir o kadar da yıkıcı afetin insanı nasıl un ufak ettiğine tanık olmak, bir meleğin dahi hafızasını sarsacak kadar ağır bir yüktür. "Madam Pera", sadece eski İstanbul'un, o ihtişamlı ve kozmopolit Beyoğlu'nun şık salonlarında geçen bir dönem anlatısı değil; aynı zamanda insanın kendi eliyle inşa ettiği, kendi arzularıyla tutuşturduğu bir cehennemin anatomisidir. Dışarıda kolera salgını, ölüm, yoksulluk ve savaş şehrin üzerine ağır bir pelerin gibi çökerken, içeride, kristal kadehlerin ışıltısı ve özel dikim Fransız kıyafetlerinin ihtişamı arasında kendilerini dünyadan yalıtmış bir avuç insan, birbirlerinin ruhlarındaki yaraları kanatmaktadır. Bu masanın etrafında toplananlar, yalnızca dostluklarını değil, gizli kıskançlıklarını, bastırılmış hırslarını ve derin korkularını da birbirlerine ikram ederler. Güzelliğiyle etrafındaki her canlıyı ve eşyayı kendi çekim alanına hapseden, kibrini bir zırh gibi kuşanan Pera; zekasıyla etrafını manipüle eden, aşkı bir savaş gibi gören zehirli ve çekici Tamara; geçmişin asaletine sığınan Gavarş; alaycılığının ardında büyük bir sevgi açlığı saklayan Tavit ve elbette bu gösterişli tiyatronun en masum, dolayısıyla da en acımasızca kurban edilecek olan aktörü Ethem... Bu hikayenin merkezinde, insanın o en büyük trajedisi, yani koşulsuz, hastalıklı ve nihayetinde yok edici bir sevgi yatar. Ethem, Pera'ya duyduğu aşkı bir din, bir ibadet gibi yaşar; onu bir put gibi yüceltir. Ancak bu öyle bir aşktır ki, Pera'nın uçarı, özgürlüğüne düşkün, sadakati kendi narsizmine kurban eden doğası karşısında Ethem'i günden güne zehirler. Pera, kendisine sunulan bu saf sevgiyi bir oyun hamuru gibi ezer, Ethem'in gururunu hiçe sayar
Madam PeraHakan Laloğlu · Armoni Yayıncılık · 20247 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
8/10
·238 syf.··
2026 68. kitabı
Bazı kitaplar vardır; onları okumazsınız, onlara sanki maruz kalırsınız. Oğuz Tektaş'ın "Unutulmak Cinayettir" adlı eseri tam da böyle bir metin. Yazarın kaleminden dökülenler, klasik bir kurgudan ziyade, yaralı bir zihnin kâğıda dökülmüş, sansürsüz ve sarsıcı itirafları gibi duruyor. Okurken hissedilen o sarsıcı duygu, okuru baskılıyor ama bir o kadar da hakiki bir atmosferin içine çekiyor. Yazarın kurduğu dünyada zaman, geçip gitmiş ve bitmiş bir olgu değil; şimdinin içine sızan, onu zehirleyen ya da besleyen, sürekli genişleyen ve şekil değiştiren bir yapı. Gerçekliği teyide muhtaç. Kahramanın çocukluğuna, o tren istasyonlarına, soğuk kış günlerine yaptığı zihinsel yolculuklar, basit birer "geri dönüş" değil, bilincin o anki durumunun, o anki varoluş sancısının ta kendisi. Hatırlama mefhumu, bu kitapta bir kokuyla, bir sesle, bir bakışla, kahramanı hafızanın ürkütücü koridorlarına sürüklüyor. Ve burada hafıza bir sığınak değil, adeta bir işkence odası. Yazarın "Unutmak nefsi müdafaadır; unutulmak ise cinayete kurban gitmek" sözü, bu çatışmayı mükemmel bir şekilde özetliyor. Hatırlamak, burada kaçınılmaz bir yüzleşmenin ve sessiz bir kıyametin habercisi gibi. Kitabın sayfalarını çevirirken, satır aralarında tanıdık bir hayaletin nefesi hissediliyor: Bana sıklıkla Dostoyevski'nin huzursuz, ateşler içinde yanan Raskolnikov'unu hatırlattı. Ancak bu kez Neva Nehri'nin kıyısında değil, İstanbul'un kaotik, yorgun ve kalabalık sokaklarındayız. Evet, sıklıkla onu anımsadım. Tıpkı Suç ve Ceza'da olduğu gibi, burada da "suç" kavramı, yasal bir ihlalden öte, varoluşsal bir başkaldırı ve bir sınır ihlali olarak ele alınıyor. Kahramanın içindeki bölünmüşlük, kendi yarattığı "öteki" ile kurduğu sıradışı diyalog (çok orijinal ve sarsıcı), insanın kendi vicdanıyla ve karanlığıyla
Unutulmak CinayettirOğuz Tektaş · Armoni Yayıncılık · 20257 okunma
Venedik'in Ötesinde
8/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
Venedik’in Ötesinde, bir yolculuğun değil, bir duraksamanın kitabıdır. Yasın coğrafyasını anlatıcının hafızasında yer eden mekânlar üzerinden tanırız; çünkü burada şehirler harita üzerinde değil, hatıraların içinde konumlanır. Her mekân bir duygunun tonudur; her durak, kaybın başka bir yüzüdür. Roma’da anlatıcı hâlâ direnmektedir. Taşların ağırlığına, tarihin görkemine, kalabalığının gürültüsüne sığınır. İnsanın orada acısını bastırabileceğine inanır; çünkü ihtişam, geçici bir güven duygusu verir. Oysa Roma, kaybı örtmez, aksine büyütür. Yalnızlık ve yokluk, en çok orada, kalabalıkta duyulur. Anlatıcı ayaktadır; ama bu bir güç değil, henüz çökmemiş olmanın gerginliğidir. Murano’da artık savunma kalmaz. Orada düzen vardır, ama merhamet yoktur. Güzellik üretilir, bedeli görünmez kılınır; cam parlar, insanlar silinir. Murano yasın öfkesidir; yüksek sesle dile getirilmeyen, ama içten içe yakan bir öfke. İnsan orada ilk kez şunu hisseder: Hayat, acıya bir anlam borçlu değildir. Bu fark ediş, cehennemin en soğuk katıdır. Dorsoduro sessizdir. Tehlikeli bir sessizlik. Çünkü orada umut dolaşır. Daha iyi bir düzenin, başka bir ihtimalin hayali… Ve insan, kaybettiği kişiden önce, kaybedilmemiş bir geleceği yas tutar. “Olabilirdi” kelimesi, bu kitabın en keskin bıçağıdır; kanatmaz, ama derin iz bırakır. San Marco’da kelimeler geri çekilir. Sular yükselir, şehir ağırlaşır, zaman yavaşlar. Anlatıcı kaçmaz artık; çünkü kaçmanın anlamsızlığını öğrenmiştir. Bu bir kabulleniş değildir, kabulleniş fazla düzenlidir. Bu, kayıpla yan yana durmayı öğrenme hâlidir. Yas orada konuşmaz; orada kalır. Ve Gianna. Gianna bir karakter değildir. O çocuğu izlemek, Tanrı’yla göz göze gelmektir. Çünkü çocuk Tanrı’yı ne savunur ne inkâr eder; onu doğal bir varlık gibi yaşar. Anlatıcı Tanrı’yı inkâr
Venedik'in ÖtesindeHakan Laloğlu · Armoni Yayıncılık · 20254 okunma
Puan vermedi
Bazı romanlar vardır; insanı sarsmaz, çağırır. Kazaklar böyle bir romandır. Tolstoy, okuru bir çatışmanın içine sürüklemez; onu yavaşça, doğaya, sade bir hayata ve arınma arzusuna yaklaştırır. Bu romanın sesi yüksek değildir. Ama uzun süre kulakta kalır. Olenin, büyük bir arayışın kahramanı değildir. O, kendi fazlalıklarından kaçan bir insandır. Şehirden, yapaylıktan, boş konuşmalardan uzaklaşmak ister. Kafkasya’ya gelişi bir fetih değil; bir geri çekiliştir. Tolstoy burada kahramanını yüceltmez. Onu sadeleştirir. Kazaklar, doğa ile insan arasındaki eski uyumu hatırlatan bir metindir. Dağlar, nehirler, atlar ve sessizlik… Bunlar birer dekor değildir; ahlaki bir ölçüdür. Doğaya yaklaşan insan arınır; ondan uzaklaşan karmaşıklaşır. Kazakların hayatı, ilkel değil; fazlalıksızdır. Tolstoy’un bakışı romantik değildir ama özlem doludur. Olenin’in Maryanka’ya duyduğu sevgi, bir tutku değil; bir sığınaktır. Fakat bu sevgi de gerçekleşmez. Çünkü arayış samimi olsa bile, yabancılık kalıcıdır. Olenin, doğayı sever ama ona ait değildir. Kazakların arasında yaşar, fakat onların içinden biri olamaz. Romanın en sessiz gerçeği budur. Tolstoy burada bir hayal kırıklığını değil, bir fark edişi anlatır. İnsan, sade hayatı arzulayabilir; fakat kendi iç yüklerinden kurtulmadan ona ulaşamaz. Kazaklar, bir dönüş romanı değildir. Bir sınır romanıdır. Ve bu sınırda şu düşünce yankılanır: İnsan, en çok aradığı yerde bile misafir kalabilir.
KazaklarLev Tolstoy · İletişim Yayınları · 20165,3bin okunma
8/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 14. kitabı
Bazı romanlar vardır; insanı bir olayla değil, bir sessizlikle yakalar. Yabancı böyle bir kitaptır. Camus, okuru bir trajedinin ortasına atmaz; onu yavaşça, fark ettirmeden, insan ruhunun en ıssız yerine götürür. Bu ıssızlıkta ne çığlık vardır ne isyan. Sadece güneş vardır. Ve suskun bir adam. Meursault bir kahraman değildir. Hatta bir karşı-kahraman bile sayılmaz. O, dünyaya yanlışlıkla düşmüş bir varlık gibidir. Annesinin ölümüne ağlamaz, aşkı tutkuyla yaşamaz, cinayeti nefretle işlemez. Duyguları yok değildir; fakat anlamlandırılmaz. Onun trajedisi, içsel bir fırtınanın yokluğudur. Camus’nün anlatımı acımasızca yalındır. Okura merhamet etmez. Çünkü bu roman, anlam arayışını değil, anlamsızlığın sıradanlığını anlatır. Meursault toplumun yasalarını değil, beklentilerini ihlal eder. Asıl suçu budur. Yargılanan şey cinayet değil; uyumsuzluktur. Romanın gizli celladı güneştir. Tetiği çektiren nefret değil, sıcaklıktır. İrade geri çekilir, insan mekanikleşir. Doğa, insanın kaderi hâline gelir. Burada trajedi, düşünmenin değil; düşünememenin içinden doğar. Finalde Meursault ölümü reddetmez; onu berraklıkla kabul eder. Dünya artık ona yabancı değildir. Yabancı olan, insanların kendisidir. Ölümle birlikte özgürleşir; çünkü artık ondan bir duygu beklenmez. Yabancı, bir hikâye anlatmaz yalnızca; bir ayna tutar. Okur, Meursault’dan uzaklaştığını sanırken kendisine yaklaşır. Ve geriye şu gerçek kalır: İnsan, en çok anlaşıldığını sandığı yerde yabancıdır.
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,1bin okunma