Bazı kitaplar vardır; onları okumazsınız, onlara sanki maruz kalırsınız. Oğuz Tektaş'ın "Unutulmak Cinayettir" adlı eseri tam da böyle bir metin. Yazarın kaleminden dökülenler, klasik bir kurgudan ziyade, yaralı bir zihnin kâğıda dökülmüş, sansürsüz ve sarsıcı itirafları gibi duruyor. Okurken hissedilen o sarsıcı duygu, okuru baskılıyor ama bir o kadar da hakiki bir atmosferin içine çekiyor.
Yazarın kurduğu dünyada zaman, geçip gitmiş ve bitmiş bir olgu değil; şimdinin içine sızan, onu zehirleyen ya da besleyen, sürekli genişleyen ve şekil değiştiren bir yapı. Gerçekliği teyide muhtaç. Kahramanın çocukluğuna, o tren istasyonlarına, soğuk kış günlerine yaptığı zihinsel yolculuklar, basit birer "geri dönüş" değil, bilincin o anki durumunun, o anki varoluş sancısının ta kendisi.
Hatırlama mefhumu, bu kitapta bir kokuyla, bir sesle, bir bakışla, kahramanı hafızanın ürkütücü koridorlarına sürüklüyor. Ve burada hafıza bir sığınak değil, adeta bir işkence odası. Yazarın "Unutmak nefsi müdafaadır; unutulmak ise cinayete kurban gitmek" sözü, bu çatışmayı mükemmel bir şekilde özetliyor. Hatırlamak, burada kaçınılmaz bir yüzleşmenin ve sessiz bir kıyametin habercisi gibi.
Kitabın sayfalarını çevirirken, satır aralarında tanıdık bir hayaletin nefesi hissediliyor: Bana sıklıkla Dostoyevski'nin huzursuz, ateşler içinde yanan Raskolnikov'unu hatırlattı. Ancak bu kez Neva Nehri'nin kıyısında değil, İstanbul'un kaotik, yorgun ve kalabalık sokaklarındayız. Evet, sıklıkla onu anımsadım. Tıpkı Suç ve Ceza'da olduğu gibi, burada da "suç" kavramı, yasal bir ihlalden öte, varoluşsal bir başkaldırı ve bir sınır ihlali olarak ele alınıyor. Kahramanın içindeki bölünmüşlük, kendi yarattığı "öteki" ile kurduğu sıradışı diyalog (çok orijinal ve sarsıcı), insanın kendi vicdanıyla ve karanlığıyla