Venedik'in Ötesinde
‘Venedik’in Ötesinde’ sıradan bir “seyahat romanı” değil. İlk elli sayfada öyleymiş gibi davranıyor; Roma’nın sokakları, tren yolculuğu, çocuklarla karşılaşmalar, oteller, kiliseler, turist kalabalıkları… Fakat roman ilerledikçe metin, gerçeklikle metafiziğin arasındaki sınırı bilinçli biçimde eritmeye başlıyor. Bir noktadan sonra artık anlatıcının Venedik’e değil, kendi bilinçaltına, yasına ve ölüm dürtüsüne doğru yolculuk ettiğini anlıyoruz. Bu dönüşüm, kitabın en önemli başarısı.
Romanın tamamı boyunca üç büyük damar var:
kayıp ve yas, güzelliğe duyulan neredeyse dinsel hayranlık, insan ruhunun karanlık tarafıyla hesaplaşma.
Bunlar yalnızca tema olarak değil, anlatım biçiminin içine işlemiş durumda.
Kitabın en güçlü taraflarından biri anlatıcının sesi. Daha ilk sayfalarda bu ses kendini belli ediyor. Gözlemci, ironik, kırılgan, kibirli, şefkatli ve zaman zaman delirmenin eşiğinde. Aynı anda hem insanlardan nefret eden hem de onlara yaklaşmak isteyen bir bilinç var. Bu ikilik romanın omurgası hâline geliyor.
Edebi açıdan en dikkat çekici özelliklerden biri, mekânların psikolojik varlıklara dönüştürülmesi. Roma yalnızca şehir değil; yaşlı, aristokrat bir kadın gibi anlatılıyor. Venedik ise zamanla bilinçaltının çürüyen labirentine dönüşüyor. Bu dönüşüm çok başarılı. Özellikle Venedik kısmında gerçeküstü atmosfer ciddi biçimde yoğunlaşıyor. Gondolcu, suyun altındaki iskeletler, San Marco’daki Napolyon sahnesi, çocuklar adası, kadınlar adası… Bunlar yalnızca fantastik öğeler değil; insanlık tarihinin, savaşın, terk edilmişliğin ve medeniyetin bilinçaltı gibi çalışıyor.
Bence romanın en unutulmaz tarafı şu: İçinde sürekli bir ölüm hissi dolaşıyor ama buna rağmen metin güzelliğe âşık olmaktan vazgeçmiyor. Bu ikisinin birlikte taşınması, kitabın gerçek edebi
''Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim,’ dedi: ‘Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.''