“Herkes Tanrı’nın kendisini seçtiğine inanıyor; Hristiyanlar, Müslümanlar…” seçilmiş din. Sizce de böyle bir şey var mı? Kutsal metinlerin arasına sıkıştırılmış ırkların kendini üstün görmesini sağlayan Tanrı’nın kelamı. Peki soruyorum Tanrı sizce kendi yarattığı kullar arasında ayrım yapmış olabilir mi? Birini diğerine zulmetsin diye yaratmış olabilir mi? Bence hayır. Bahsedildiği gibi adil ise tabi :) Çok tartışmalı bir cevap olur sanırım, bunu farklı konulardan da ele alıp din teması üzerinden konuşmazsak.
Herkesin kendine göre bir din anlayışı var. Hatta bazılarının işine göre. Bana göre; başı sıkışınca Tanrı’ya inancı sonsuz olabilen, iyi zamanlarında Tanrı’yı unutabilen bir varlıktır insan. Göreceli ve sonsuza kadar tartışılabilecek bir konudur bu. Sen ak dersin ben kara. Ben inançlıyım derim sen inançsızsın dersin. Kime göre,neye göre. Ayrıca Sanane ve Bananeee? Başkalarına düşüncelerini dikte etmeye calismadığın sürece bence bir mahsuru yok. Bazen tabi dilimizi de tutamıyoruz o da ayrı. Bir şeylere körükörüne inanmak yerine benden asırlar önce yaşamış insanların düşüncelerini okumayı tercih ederim. İşte bu kitap tam olarak bizim (benim) merak ettiklerimi-zi belki de sormaya çekindiğimiz tüm soruları Spinoza eşliğinde okurla cevaplamaya çalışıyor.
Şimdi gelelim kitabın konusuna;
1656 yılınının Amsterdam’ı ve Spinoza.
1910 yılının Estonya’sı ve Alfred Rosenberg (hitlerin en büyük akıl hocası, büyük fikirlerin gerçek babası)
Geçmiş gelecek arasında gidip gelerek yazılmış bir kitap daha çok felsefe üzerine kurulmuş. Yalom iki insanın davranışlarının düşüncelerinin derinlerine inerek onları bir psikoterapist olarak ele alıyor. Cemaatin batıl inançlarını kabul etmeyerek, aforoz edilmiş Spinoza’nın bazı kaynakların gerçekliğine dayanarak bir topluluğuna dahil