“Hafıza her şeyi hayata geri getirebilir, kokular hariç… Oysa hiçbir şey geçmişi, bir zamanlar ona bağlı olan bir koku kadar tamamen canlandırmaz.”
Bir insanın kokusunu unutmak ne kadar da acı değil mi? Hatıraların arasından çekip çıkartamadığımız tek şeydir belki de. Muhafaza etmeye çalışsak bile gerçek sahibiyle bütünleşemez.İstediğimiz mutluluğu ve huzuru edinemeyiz. Sebebi sadece koku hafızamız değildir tamamlayamadığımız geçmişle olan bağıdır belki de… kim bilir kokular sandığımız kadar masum değildir; bir gülümseme, hüzün sevinç ve heyecandır bizim. Geçmişteki “bizdir” o koku. Kendi hafızamızdır belki de hatırlayamadığımız üzüldüğümüz…
Gelelim kitabın kokusuna pardon konusuna Maşenka, yazarın ilk romanıdır. (1926). Rusya’dan devrim sonrası Berlin’e göç etmiş bir grup Rus’un, gri bir pansiyonda sıkışıp kaldığı hikâyedir. Ganin, eski bir sevgilinin adını duyunca geçmişe döner ve geçmiş, renkli olsa da eksik,kokusu uçmuş, sesi silik, sadece tozlu bir cam şişe gibidir. Roman, hafızanın sınırlarını, özlemin ağırlığını, göçmenliğin yalnızlığını sorgulatıyor okura. Bazı şeyleri yazmak onu yaşamanın gerekli olduğunu söyler bize. Özellikle böyle derin konularda. Geçmişe olan özlemin geleceği şekillendirme çabalarının bir örneğidir aslında kitap. Kendi toprağına hasret bir yığın insan… düşünsenize ne büyük çaresizliktir aslından kopmak, kopartılmak ve olduğun yerle kendini bağdaştırıp yaşama tutunmak…
Öyle bir kitaptı işte…
Ben bayıldım ama sizi bilemem…