Yapımına 26 Ekim 1859 yılında başlanan HMS Narcissus gemisi, bir kraliyet donanma gemisidir. Bendeki 2021 Can Yayınlarının 3.baskısında bu tarih 1876 olarak dipnotta veriliyor. Muhtemelen yazara dayalı bir hata. Ayrıca 1336 tonluk demirden yapıldığı bilgisi de yanlış, gemi ahşaptan yapılmadır. Joseph Conrad, 26 Nisan-16 Ekim 1884 tarihleri arasında bu gemide üçüncü kaptan olarak görev yapmıştır. Buradan da anlıyoruz gemideki 6 aylık kontrat usulü esasında evrensel bir geleneğe dayanmaktadır. Joseph Conrad, ana mesleği gemi adamlığı olan bir yazar olduğu için romanında birçok gemici terimi kullanır. Her yelkenden her yöne, her yönden her tahtaya ve her tahtadan her çiviye gemide her şeyin kendine has özel bir ismi vardır. Bundan dolayı hikâyeyi okuyacak diğer okuyucular için yazarın diğer metinlerinde karşılaştığında yabancılık çekmemeleri için hikayede geçen terimlerden aşağıdaki küçük sözlüğü hazırladım. Alavere: Gemicilikte "alavere", iskota yelkeninin amora (yelkeni tutan dikey direk) yakasını istinga eden (yelkeni indiren) selviçe halatına verilen addır. Ana Besleme Pompası: Genellikle motorlara yakıt sağlayan dizel motor besleme pompası veya kazanlara buhar sağlamak için kullanılan besleme pompaları gibi belirli bir tür pompayı ifade edebilir. Bu pompalar, yakıt veya suyu depodan alıp motorlara, kazanlara veya diğer sistemlere taşımak için kritik görevler üstlenir, böylece geminin kesintisiz çalışması ve güvenliği sağlanır. Gemiye yakıt transferi için kullanılır. Babafingo: Yelkenli gemilerde direklerin en üstte bulunan, üçüncü parçası. Bandıra: Bir geminin uluslararası sulara çıktığında, o geminin ait olduğu ülkeyi veya kimliğini belirten resmi bayraktır. Gemi, hangi ülkenin kanunlarına tabi olduğunu bandıra ile gösterir ve ulusal kimliğini uluslararası
Alıntı
ISLAK KANATLI KUŞLAR
"Bir eski şarkı dolar kulaklarına Bir eski aşkı hatırlarsın ansızın Boğaziçi durur yılların gölgesinde Uzanır bir gemi pervanesinde Martılar erguvanlar yalılar İskelede çımaçı balkonda o kız Seslensen duyacakmış gibi Uzatsan saçlarına dokunacak ellerin Sisli bir gecenin sabahında Kaybolur gider sesin Yaratan dünyayı şarkılı yaratır Onu şarkısız yapan insanlardır Bir vapur düdüğü çeker alır hülyandan Ne kalır geriye parçalanmış dünyandan Her yeni ölü Bir eski ölüye selâmdır Yaşayanlardan." Ayhan Hünalp
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Babamın en sevdiği şiir bende çok seviyorum Sustu another life gazinosu Sustu şarkılar Paletimde renk sustu fırçamda şekil Ve bu gece ilk defa şimal körfezinde Sustu paramos'un mazgallarından Şehre pancur pancur dökülen arya, Artık ne tayfalar mevcut, ne komondoslar, No o kor tenli, kızıl saçlı kanarya. Bu medar ikliminin tenha gecesinde Sardı bambu kamışlarını pişman bir sukut Sardı bu sızı Hani birdenbire bazen etrafımızı Sapsarı bir şüphe sarar ya İşte öylesine berbat bir hal var Hiçbir şey düşünmek istemiyorum, hiçbir şey Ama dördüncü tarassut kulesinde Bir şüpheli sinyal var Hayır, hayır yalan bütün bunlar Artık ne kadere inanıyorum ne fala Yalan söylüyor o falcı kadın O hintli parya Ben yalnız sana inanıyorum Yalnız sana marya Beni kahrediyor böyle geçen her gece Bu hoyrat yıldızlar, bu su, bu okyanus, bu yer Ve gökyüzünde emanet duran Şu asma fener İnan ki sevgili marya
Çımacı:İskelelerde ve vapurlarda çıma atan ya da toplayan işçi.
Mine Kırıkkanat: Geçen Çarşamba günü Kadıköy-Beşiktaş seferini yapan 15:15 vapuruna bindim. Alt arka salon yolcuları arasındaydım. Vapur kalktıktan kısa bir süre sonra, üç gencin oturduğu köşeden caz notaları yükseldi. Delikanlının biri gitar, öteki saksofon, genç kız ise mızıka çalıyordu. Ankara’nın Bağları türküsünü, başarılı bir caz yorumuyla çalıp söylemeye başladılar. Keyifle dinliyorduk. Ansızın ızbandut gibi bir çımacı girdi içeri. Hiddetli adımlarla gençlerin yanına gidip, bir şeyler söyledi. Gençler müziği kesti, ama kütük yasakçılara da şerbetli görünüyorlardı. Gitar çalanın, “Para toplamıyoruz ki, müzik ve şarkı da mı yasak?” diye sorduğunu duydum. Ansızın bir erkek yolcu fırladı kalktı yerinden. “Bu da mı yasak?” diye sordu, çam yarması vapur görevlisine. “Bu da mı?..” Bir başka yolcu, oturduğu yerden, “Biz şikâyetçi değiliz, canımız isterse para da veririz, sana ne?” diye bağırdı, kendisinden iki kat iri çımacıya. *** Derken, inanılmaz bir şey oldu, itiraz eden ilk yolcu, türküyü kaldığı yerden alıp, avazı çıktığı kadar bağıra bağıra söylemeye başladı: “Ankara’nın bağları da Büklüm büklüm yolları Ne zaman sarhoş oldun da Kaldıramıyon kolları!...” O ana kadar sessiz kalan kadınlar, erkekler, türküyü alkışlar eşliğinde, hep bir ağızdan söylemeye başlamasın mı? Yer yerinden oynuyordu. İçeri girerken afrından tafrından geçilmeyen çımacı, epeyce şaşkın ve ürkmüş, çıkıp gitti. Yolcuların, “Çalın çocuklar, çalın!” diye teşvik ettikleri genç müzisyenler, Ankara’nın Bağları’nı bitirip, Commandante Che Guevara ağıtına geçtiler. Salona, dokunanı çarpacak bir öfke egemendi. Kimi sözlerini bilmediği şarkıya “nını, nını” diye eşlik edip el çırparken, kimileri de yüksek sesle verip veriştiriyordu: “Mevlüt okusalar yasak değil tabii!”, “Suriyeli dilencilerin
İnsan ve Duygular
Günaydın...
Beni kaçır kaptan, Bu küçük şehirden. Çımacı olurum gemine Hatta kürek çekmek de gelir elimden Akıntıya karşı... Rüştü Onur
Şiir