Bu soğukkanlı dehşete, bu müthiş deliliğe, en güzel yorumu bir arkadaşım yaptı: aaaaaaaaaaaaa..Bu yoruma birkaç a daha ekleyip bırakmak isterdim ama, ya yetmezse deyip kitabın muhteşemliğini anlatmaktan aciz, zavallı mı zavallı, boynu bükük birkaç cümle iliştireyim şuraya. Çünkü, bu neydi yahu?
İkinci Dünya Savaşı dönemi. Anneleri ikiz çocukları bombalanmadan ya da açlıktan ölmesinler diye anneannelerinin yanına bırakıyor. Küçük bir kasabada yaşayan anneanne patolojik bir vaka. İkizler ondan daha da vahim. Savaşa, anneanneye rağmen hayatta kalmaya çalışan çocukların tuhaf direnişini okuyoruz ilk kitapta.
Kitap ilerledikçe okuduğumuz kişilerin, hatta ikiz kardeşin varlığından bile kuşku duymaya başlıyoruz. Savaşın yarattığı vahşetten, yaşadıklarından kendini korumak için kendini tam olarak ne kadar delilikle donattığından emin olmadığımız birinin beynindeyiz sanki. İnsanlar hem gerçek, hem değil. Yaşıyorlar ve ölüler. Tüm bunlar hem oldu hem olmadı. Varlığı kuşku götürmeyen tek karakter savaşın kendisi.
Aklımızla oynamaya yemin etmiş gibi, ters köşeler, şaşırtmalı tabelalar, çıkmaz sokaklarla dolu bir şehir çiziyor bize Agota, sonra kaleminin ucuyla oradan oraya savuruyor bizi. Delilik, tecavüz, açlık, cinayetler, parçalanan bedenler, kirişte asılı iskeletler, ensest, işkence akıyor üstümüze. Malzeme berbat..Tiksinti verici. Tek tesellimiz Agota’nın kalemi. Çünkü simli. Büyülü çünkü.
Beni en çok etkileyen yanı, tüm bunların müthiş bir soğukkanlılıkla anlatılıyor oluşu. Öyle soğuk, öyle soğuk ki, sanki bir korku filminin içinde sıkışmış gibi hissediyoruz. Sıkışmış ve o savaşın ortasında kalan, sevdiklerini kaybeden, canı acıyan, sürgün olan, yalnızlıktan kuruyan, bir kardeşe ihtiyacı olan, kendini arayıp arayıp bulamayan bizmişiz gibi..Bu yüzden bu kadar güçlü bir