iclal

taş tutacaklı bir lahitten farksız bu beden hiç hareketsiz yatmakta. düş gören dünyayı turlamak için bedenin içinden buhar gibi yükseliyor. düş gören uçucu özüne uyacak bir şekil ya da biçim arayışı içinde, fakat nafile. ilahi bir terzi gibi art arda farklı bedenler deniyor, fakat hiçbiri ona uymuyor. sonunda kurşundan kalıbına dönmek, tenin tutsağı olmak, uyuşukluk, acı ve usançla devam etmek zorunda kalıyor.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
bir sonraki hayatımda yağlı leşlerle beslenen bir akbaba olacağım; yüksek binaların çatısına konacak, ölümün kokusunu alır almaz kurşun gibi dalışa geçeceğim. şimdi neşeli bir ezgi tutturuyorum ıslıkla - epigastrik bölgeler huzurlu. merhaba mara, nasılsın. ve o gizemli edasıyla bana gülümseyecek, kollarını boynuma dolayıp içtenlikle sarılacak. bunlar güçlü klieg lambalarıyla aydınlatılmış bir boşlukta cereyan edecek, üç santimlik mahremiyetin etrafımızda çizdiği gizemli çemberde.
çünkü onun ibadeti son derece vahşiydi
kendimi unuttuğum olmadı. bizim için önemli olan, dibinde göremediğimiz insanların bulunduğu kara delikti; tam önümüzdeki kara delik. onun içindekilere kusursuz bir an sunuluyordu tabii ama onlar bunun içinde yaşamıyorlardı; kusursuz an gözlerinin önünde gerçekleşip duruyordu. sanki biz yaşıyor muyduk. hayır. kusursuz an, sahnenin ne bu yanında ne de öte yanındaydı. yoktu o. ama herkes onu düşünüyordu. anladın mı yavrum
serüvencilik oynarken sen başından serüvenler geçen, bense serüvenleri geçirten kişiydim, bilirsin. 'bir eylem insanıyım,' derdim. hatırlıyor musun. oysa şimdi, yalnız şunu söylüyorum. eylem insanı olunamaz.