'Bıraktığımız yer den başlayacağız Esther. demişti. Bütün bu olanlara kötü bir düş gözüyle bakacağız."
Kötü bir düş.
Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür.
Kötü bir düş.
Her şeyi anımsıyordum.
Kadavraları, Doreen'i, incir ağacının öyküsünü, Marco'nun elmasını, Common'daki denizciyi, Doktor Gordon'un şaşı hemşiresini, kırık termometreleri, iki tür fasulyesiyle o zenci görevliyi, ensülin yüzünden aldığım on kiloyu ve gökle deniz arasında gri bir kafatası gibi kabaran kayayı anımsıyordum.
Belki de unutkanlık, kar gibi onları örtüp susturmalıydı.
Ama onlar benim bir parçamdı artık. Yerel görünümümü oluşturuyordu hepsi.
"Hey, wait, guess what?
Yestеrday I stopped and played it safe
Instеad of walking straight to you to say
Stay, nevermind, okay
Don't mean it, plus you've changed
Not much, but just enough to throw away
Fake fantasies and games
I've lost a year, it's strange
Composed a hundred ways to tell you
Hey, what if I took your call as more than just a call?
As writing on the walls? You built this cage
Lost color in my face, you're fear and I'm insane
Hallucination, shame, guilt, pain, more pain"
Bayan Guinea'ya minnettar olmam gerektiğini biliyordum, ama hiçbir şey hissedemiyordum. Bayan Guinea bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da zerrece farketmeyecekti. Çünkü nerede olursam olayım bir gemi güvertesinde, Paris'te bir sokak kahvesinde ya da Bangkok'da hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.
O zaman anladım ki bedenimin, kendimi kurtarmak için, en can alıcı saniyede ellerimin gücünü kesmek gibi bir yığın ufak hilesi var. Oysa bütün karar bana ait olsa, bir an meselesiydi ölmem.