Hz. Yusuf, "İşte zalimler, hainler, ihanetinde ve zulmünde diretenler, tövbe etmeyenler bu dünyada da ahirette de iflah olmazlar." dedi ve onun teklifimi reddetti.
Şimdi bir balkondayım. Balkonun korkuluklarından dışarıyı izliyorum; oyun oynayan çocukları, küme küme oturan kadınları, sigara içen erkekleri... Hepsinin yüzünde ayrı bir yaşanmışlık izi var. Ne konuştuklarından çok, nasıl konuştukları dikkatimi celbediyor. Konuştuğu şeye ne kadar inandığı, her birinin yüz hatlarından belli oluyor. Kendimi bildiğim günden beri komşularım aynı; artık birçoğunun huyunu da yüz ifadesini de çok iyi biliyorum. Tuhaf olan ise onların, benim bunu bildiğimi bilmiyor oluşu. Bir insanın, karşısındakinin yüzüne baka baka inandırıcı olmayan şeyler söylemesi çok üzücü. Üstelik seni kandırdığını düşünüyor olması, bence küçük düşürücü bir durum.
İşin bana ilginç gelen kısmı ise küçükken evinde yemek yediğim, su içtiğim tüm bu insanların bu huylarını o zamanlar fark edememiş olmam. Galiba insan büyüdükçe bakış açısı da değişiyor. Mahalledeki çocukların oyunları ise tıpkı bizimkiler gibi; tek fark, ağızlarındaki küfürler ve bakışlarındaki nefret. Büyüklerin değişmesi gibi, küçükler de her nesilde değişiyor olmalı. Yoksa bu kadar aynı olup, aynı zamanda bu kadar farklı olmanın başka bir açıklaması olamaz gibi geliyor bana.
Sanki biz, buradan tamamen soyutlanmışız gibi... Bizim ev, başka bir mahalleye ait gibi sanki. Sessiz ve sakin bir yaşam... Kendisi neyse başkasına da o olduğu için, mahallede pek sevilmeyen bir ev burası. Bir Mahmut amca vardı; bir o severdi bizim evi, bir o merhametliydi bize. Çocukluğumun en güzel yerlerinde hep Mahmut amca var. Şimdi yok, terkidiyar eyledi. Evlerimiz yan yanaydı; ne zaman o tarafa baksam aklıma o gelir, ne zaman mezarının önünden geçsem küçüklüğüm canlanır. Az ekinlerini toplamadım, ezmedim... Beyzbol oynarken camını kırmışlığım da çoktur. Hiç ses etmezdi, ters bir bakış bile atmazdı. Çünkü o, Mahmut
Bir çaresizlik var içimin en kuytu köşesinde. Nasıl da gelip yerleşti bağrımın tam ortasına... Yüz kiloluk bir yük gibi hissettiriyor; nasıl başa çıkacağımı bilemediğim türden. Boşa geçen zamanın, ihanete uğrayan arkadaşlığın, geri gelmeyecek olan güzelliklerin ve bir de ne yapacağıma dair belirsizliğin çaresizliği benimkisi. Beklentiler, inançlar, güvenler ve ulaşılması gereken hayaller, hedefler... Hepsi çaresizliğimi körüklüyor.
Sadece bir yaşam istiyorum; telaşsız, sakin, attığım adımı hissederek... Bir şeylere yetişmek istemiyorum çünkü yetişeceğim derken güzel şeyleri kaçırıyorum. Çaresizliğim tam da burada başlıyor aslında: Hep koşmak zorunda olmanın verdiği yorgunluk ile sakin bir yaşam özlemi arasında gitgel yapmakta.
Zihin dünyamda her şey karışık, orada herkes birbiriyle kavgalı. Susmak bilmeyen bir gürültü yumağına dönüştü düşüncelerim; kendi sesimi unutur oldum. Artık sadece geceleri değil, gündüzleri insanlarla iç içeyken de düşünceler yakamı bırakmıyor. Çaresizliğime çare bulma derdiyle ne gündüzüm kaldı ne gecem.
Çare mi? Henüz bulamadım. Tek başıma aradığım için mi bulamıyorum, orasını bilmiyorum işte. Yapmacık önerilerdense tek başınalık işime geliyor sanırım. Yo, henüz bu yalnızlıktan sıkılmadım, kafayı da sıyırmadım. Her şey içimdeki alemde seyrediyor, kapalı kapılar ardında...
Gözlerim bu kapıların penceresi; ancak içerinin manzarasını merak edenler bu hengameyi görebilir. Tabii kimse içi yün yumağına dönmüş bir çaresizlikle uğraşmak istemediği için gözlerimi sadece kendilerine birer ayna olarak kullanıyorlar.
Yo, yo, ümitsiz değilim; elbet ben de çaresizliğime çare olacak bir yol bulacağım. Ama o zamana kadar yangına odun olmak gerekiyorsa, kendimi bundan esirgemeyeceğim. Yanmaya ve yandıkça "olmaya" çalışacağım bir serüven bu. Elbette yolu
Düşünceler havada uçan kuşlar gibidir, onları tutup yakalarsan senin olur. Şu sayısız halka bak, hepsi de yeryüzünde bir düşüncenin (peşinde) sel gibi akmada.
(Mesnevi, 2/1045)
Mevlana Celaleddin-i Rumi